İnanılan değerler, inanan kimseden özveri ve bedel ister. İnandığını iddia eden her fert, inandığı değerler uğrunda maddi, manevi, bedeni, fikri ve zamani olarak özveride bulunup bir bedel ödemedikçe İslami mücadelesinde, inancında ve iman iddiasında samimi olamaz. Çünkü iman iddiası, ancak pratikle (salih amel) ortaya konulduğu zaman bir anlam ifade eder.

Hak-batıl mücadelesinde İslami kimliği kuşanan Müslüman şahsiyetler, kendileri için değerli gördükleri Allah’ın rızası uğruna canlarını bir bedel olarak vermeye çalışmış. Zindana duçar edilmiş, sürgün edilmiş, ancak zulmün her şekline sabretmiştir.

İnandıkları değerler uğrunda bir bedel ödeyenler, mücadelelerinin sonucu ne olursa olsun, daima üstün gelmişler ve Yüce Allah’ın rızasına ulaşarak va’dedilen cennete kavuşmuşlardır.

İnandıkları değerler uğrunda bir bedel ödemeyenler ya da ödemeyi göze almayanlar, hem her zaman zelil olmuşlar, yanı sıra yüce Allah’ın azabına çarptırılmışlardır.

Ucuz cennet anlayışı içinde olanlar, inandıkları değerlere yapılan bunca saldırılara rağmen zillet ve meskenet içinde duyarsız bir şekilde sessizliklerini sürdürmektedirler.

Tarihin her döneminde, Yüce Allah’ın indirdiği esaslara iman edip teslim olanlar, zalimlerin tüm baskı, şiddet ve zulümlerine rağmen değerlerinden zerre kadar taviz vermemişler, gerektiğinde onurlu bir şekilde mücadele edip gereken her türlü bedeli ödemeyi bilmişlerdir. Aynı vahyi esaslara inanan insanların da yapmaları gereken bundan başka bir şey değildir.

İnandıkları İslami esaslar uğruna bir bedel ödeyenler, her zaman yücelmişler,

Rab’lerini razı etmenin mutluluğunu yaşamışlardır. Oysa inandıklarını iddia etmelerine rağmen bu uğurda bir bedel ödemeyenler, ya da ödemeyi göze almayanlar, hem dünyada zillet içinde İslam düşmanlarının oyuncağı, hem de Ahiretin ebediyen kaybedenleri olmuşlardır.

Müstekbir Kemalist zorbaların baskılarından her inanç ve ırktan insanlar etkilenmişlerdir.

Bu zulümlerden en fazla pay sahibi olanlar, hiç şüphesizdir ki, Müslüman Kürtlerdir.

İnandıkları değerlerden taviz vermeyen ve onurlu yaşamayı ilke edinenler ise; mazlum mustaz’af Müslümanlardır.

Yarattığı kullarının yeryüzündeki yaşamlarını düzenlemek üzere hüküm indiren yüce Allah’a iman eden mü’minler, “Rabbimiz Allah’tır dedikleri” (22/40) ve hayatlarını indirilen vahyi esaslara göre düzenlemeye çalıştıkları için her dönemin zorbaları tarafından baskı ve zulme uğramışlar, işkence görmüşlerdir.

Tarih boyunca inandıkları esasları hayat prensipleri haline getiren Hz. İbrahim (as), Ashab-ı Uhdud ve Ashab-ı Kariyetin davetçileri, Ashab-ı Kehf, Hz. Musa (as),  Hz. İsa (as), Hz. Muhammed (as), beraberlerindeki sahabeler, O’nu takip eden mü’minler,  İmam Hüseyin ve yarenleri ve daha niceleri, iman ettikleri ve inançlarının gereklerini yerine getirdikleri için, kendi dönemlerinin zalim ve zorba idarecileri tarafından baskıya, işkenceye ve zulme uğramışlardır. “Mü’minler, ancak aziz ve hamde layık olan Allah’a iman ettikleri için o (zulmede)nler onlardan intikam aldılar.” (85 BURUC, 8)

Tarih, tekerrürden ibarettir; aynı şartlar oluştuğunda sonuç her dönemde hep aynı olacaktır.

Bunun en bariz örnekleri, geçmiş ve günümüz zulüm rejimlerinin kendi halklarına zorla dayattığı, baskı ve zulümlerle doludur…

Bir halkın bir görüşü sistemi sahiplenmesi, ancak o görüşün o sistemin adil, özgürlükçü ve halkın sorunlarına çözüm getirici, toplumun tüm kesimlerini eşit bir şekilde kucaklayıcı olması ve hiçbir şekilde halka zulmetmemesi ile mümkün olur. Ama içinden çürümüş, kokuşmuş, ideolojileri barındıran ve idare ettiği toplumun değer yargılarına, dinine düşman;

Halkıyla taban tabana zıt olan, üstüne üstlük yağmacı, zorba, diktatör, zalim, baskıcı rejimleri aratmayan karanlık odaklara müptela olmuş.

Provokatör şebekelerin üretim merkezi haline gelen, kendi halkına zulmeden sistemlerin yaşama şansları hiç mi hiç yoktur. Bunlar en güçlü ordulara sahip olmalarına rağmen, halklarıyla bütünleşmemiş, kendi halkına düşman oldukları ve halkın değer yargılarına ters düştükleri için saltanatları yerle bir olmuş, bir daha varolmamak üzere tarih çöplüğündeki yerlerini almışlardır…

Bu sistemlerin yıkılmasında en büyük etken ise, yaptıkları zulümdür. Kendilerine karşı olanları ve kendileri gibi düşünmeyenleri, susturmak için baskı yapıp zulmeden, onları sorgusuz sualsiz zindanlarda çürüten, toplumun gözünde karalayan, sürgün eden, kanlarını döken, mallarını yağmalayan -vs enva i türlü politikalar güden- bu dikta yönetimler, yok olmaya mahkûmdur. Yaptıkları zulümlerle de kendi sonlarını hazırlamışlardır.

Dün azgınlık içinde Yüce Allah’a iman eden mü’minlere, çeşitli tehditler savurup onları cezalandırmaya çalışan Fir’avn’ın söyleyip yaptıklarının aynısını, hatta daha fazlasını Mekke müşrikleri Resulullah (as) ve ashabına reva görmüşlerdir.

Günümüz genel ve yerli Kemalistlerin zulmü ise, tüm çağları gölgede bırakacak düzeye ulaşmıştır. Öyle ki bunlar, yalnızca mü’minlere zulmetmekle kalmamışlar, haddi aşarak yüce Allah’ın Kitabı’na ve İslam’ın kutsallarına karşıda savaş açmış, Dini kullanarak çıkar ve rant devşirmeye yeltenmişlerdir.

Zorbalar, içinde bulundukları çıkmazdan ve gayri meşru durumdan, zulmedip saldırganlaşarak kurtulacaklarını ve böylece kendilerini kabul ettireceklerini zannediyorlar ise yanılıyorlar. Çünkü bu davranışları Kemalistlere, mülhitlere, zorbalara, zillet yüklenmek ve ziyana uğramaktan başka hiçbir şey kazandırmayacaktır

Peki, bu baskı ve zulme karşı ne yapılmalı, İslami değer ve kavramların suiistimal edilmesine karşı nasıl hareket edilmeli?

Bu sorunun cevabını, Kur’an ve Rasulullah (as)’ın uygulaması açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Kur’an’ı tek ölçü, Rasulullah (as)’ı en güzel örnek ve önder edinen Müslümanlara düşen görev, Kur’an’ın buyruğuna ve Rasulullah(as)’ın örnekliğine uymaktır ki, yüce Allah’ın yardımı kendilerine yetişsin ve tarihteki Hak-Batıl mücadelesindeki Hakkın zaferi bugün de tekerrür etsin.

Hak ve batıl mücadelesinde, hak tarafı olan mü’minler, en az İslam düşmanı olan muhalifler, kadar fedakârlık yapmalı, çalışıp çabalamalı, bütün değerleriyle mücadele etmelidirler. Şayet böyle yapılmazsa İslam, topluma gereği gibi ulaşmaz.

Artık İslami hareketlerde dayanışma ve ortak hareket esas olmalıdır. Çünkü güçlü bir ümmet olmanın yolu buradan geçmektedir. Ya şerefli bir şekilde ve Müslüman kimliğimizle mücadele edecek, gereken her bedeli ödiyecegiz, ya da zulüm rejimlerinin yek vücut olduğu bu günlerde baskı ve zulümlerine boyun büküp zillet içinde bir hayatı tercih edeceğiz.

Kuşkusuz biz şerefli olanı tercih ediyor ve Rabbimizden, bize dayanma gücü vermesini, gereken İslami direnişi, mücadeleyi hakkıyla yürütmeyi isteyeceğiz

Çünkü bu Ayet-i Celile bizlere bu mücadelenin er ya da geç oluşacak olan Allah’ın va’dini açıklıyor.

“Zulmedenler, yakında bir inkilabla devrileceklerini bileceklerdir.”(26 ŞUARA, 227)

Rabbimizden dilediğimiz bu sürecin hızlanması ve bize, razı olacağı amelleri yaptırmasıdır…

Davamızın sonu Allah’a hamd etmektir..

(Ebuzer Çetin)