Sabah namazından sonra, çay evinin sahibi ocağın suyunu doldurmuş, radyoyu sonuna kadar açmış, yanık sesle söylenen ilahileri dinliyordu. Yıllardan beri böyle yapardı...

Karşıdaki okul öğrencileri derslerin başlamasından önce gelir, çaylarını içer, kahvaltı yapar  ondan sonra okullarına giderlerdi.

Bugün hava bulutlu ve oldukça serin idi... Sıcak havalarda kürsüler çay evinin önüne atılır, çınar ağacının gölgesinde oturulurdu...

Burası bir toplantı, bir dinlenme, bir sohbet yeri idi. memleketin her köşesinden gelen öğrenciler okullarından mezun olup gittikten sonra, bu çay evini -gurbette çektikleri acılarıyla birlikte- iç çekerek hatırlarlardı.

Çay evi sahibi uzun süren acılı  hüzünlü yıllardan sonra bu çay ocağını açmış, gelip giden herkesi kendisine dert ortağı saymış, onlarla dertleşmişti...

Bu sebepten gece gündüz huzuru kaçıyordu. Ayağa kalktı. Kazan, kaynamaya yüz tutmuş, suyun cızırtısı radyodaki acıklı ezginin acısı ile karışmıştı: 
Hani anne demiştin ya,
Gidiyorsun oğul uğurlar ola,
Yalnız kalbimde bir yara,
Sanki gelmezsin bir daha

Demliğin suyunu doldurdu; kazanın üstünde demlenmeye bıraktı... Sandalyesine oturdu; ezgiye daldı:
Gelesin oğul, söz ver bana,
Sarılayım sana, son defa,
Gelesin oğul, mutlaka,
Öpeyim seni doya, doya.

Birkaç parça dinledi... Hepsi de hüzünlü... Sonra yerinden kalktı... Demliğe uzandı... Sıcaktı... Eli yandı; bu marş daha yanıktı:
Bu nasıl bir dünya nasıl adalet,
Zalimin elinde herkes firanet,
Ya şerefli ölüm yahut sefalet,
Garibimdir kesin gülümser yüzüm
 

Uzakta kalmış dostlarını hatırladı.. Ardından ağlayanları düşündü; gözleri doldu; "takdiri ilahi" dedi:
Kıyamet rüzgârı eser her sözde,
Hayır yok umut yok çözülen dizde,
Zamanlar devrilir ser kalmaz gözde,
Mektuplar cevapsız gülümser yüzüm...

Eline bir bardak aldı. Sıcak suda gezdirdi. Demini koydu... Suyunu doldurdu... Şekerini koymayı unuttu; çay acı geldi; türkü çaydan da acı:
Dilimden günahkâr sözler dökülür,
Ciğerimden kanlı aklar sökülür,
Acılar kalbimde gülümser yüzüm...
 

Kendi haline baktı; mutsuz olduğunu düşündü... Çayın şekerini koydu. Yavaş yavaş yudumladı... Daldı... Bir anda bütün hayatı gözlerinin önünden geçip gitti... Başını kaldırdı... Bir müşteri... Selam verdi; oturdu. Bir çay söyledi.  

Çayı getirdi; bu zamansız gelen müşterinin önüne koydu... Müşteri onun yüzüne bakmadan çayın şekerini attı; karıştırdı. Cebinden birkaç kağıt çıkardı; baktı..

Müşterisine  yanaştı; sordu:
- Yabancısın galiba?
- Öyle sayılır... Diyarbakır’dan

Kahvecinin gözleri parladı:
- Ya! Demek Diyarbakır’dan
- Evet çalışmaya geldim.
- Kesin mi?
- Kesin!...
- Sen delirdin mi be arkadaş?  Şu halime bak!... Sabahın erken saatinde kalk... Gece geç saatlere kadar çalış... Elde birşey yok... Sen içinde bulunduğun nimetten habersizsin galiba...
Adam şaşkınca ’neden?’ dedi ve ekledi..
- Yıllardır memleketimde eziliyorum. Kepenk aç kepenk kapa bir tarafta rejimin zulmü diğer tarafta başka baskılar.  Hiç olmazsa İstanbul gurbetlik çekmeye değer...
- Bak burada şu çayın gerçek kokusunu bulamazsın... Havasını doya doya ciğerlerine çekemezsin. Kalbini titretecek en ufak bir duygu yoktur... İçindeki maneviyat yavaş yavaş erir... Yıllarca taşıdığın değerlerin parça parça yok olduğunu anlamazsın bile... Para kazanma hırsı ile içine düştüğün çukurun farkına varamazsın... Kazandıklarının yanında kaybettiklerini düşünmeye fırsat bile bulamazsın... Dıştan huzurlu görünürsün ama için kapkaradır... 

Adam, ağzı açık bakakalmış; ne diyeceğini şaşırmıştı. Çaycı  konuştukça heyecanlanıyor, sesi titriyordu:
- Karşındaki gözler donuk, yüzler soğuktur... Memleketinin delisini, akıllısını özlersin... Yalnızlığını iliklerinde hissedersin... Gözlerini gökyüzüne diker, uçan kuştan haber umarsın ve anne özlemi gibi memleketi özlersin. 

Adam, yutkunamadı; gözleri doldu; sustu... Radyoda başka bir marş devam ediyordu:
Sarardı yapraklar soldu tüm çiçeklerim
Zülüm altında kavruldu tüm kardeşlerim
Hüseyni kıyamla Zeynebi feryatla doğ İslam güneşi
Bir seher vaktinde bir tekbir sesiyle doğ İslam güneşi

Çaycı derin bir ah çekti ve adama dönüp.
- İslam güneşi doğsaydı bugün belki sizler memleketlerinizde daha hür ve daha huzur içinde olacaktınız. Ama merak etme Allah’ın vaadidir; elbet bu güneş doğacak.

Çay evi-nin kapısı açıldı; iki öğrenci girdi... Kitaplarını masanın üzerine koyup oturdular. İki çay istediler. Çaycı çayları götürürken adam, gözlerinden süzülen yaşları sildi...

Çaycı geldi:
- Çayını tazeleyeyim, dedi. Bardağı aldı; doldurup getirdi.

Adam, öğrencilerin konuşmalarını dinledi... Çaycıya döndü:
- Çocuklarıma doğru dürüst dinimizi bile öğretemedim.  Dizinde ninnilerini dinlediğim anamın soğuk yüzünü bile göremedim... Kısacası kendimi bile unuttum... nice umutlarla geldim..

Adam tekrar gözlerini sildi... Çaycı da hüzünlendi... Adama:
- Üzülme be kardeşim! Geri gitmem gerekir... dedi.

Adam  ben burada da çalışır kazanırım... Hem de beyler gibi... Ama dediklerin doğru galiba burada ne kalacak yerim var ne de bir işim alacaklılar eve sürekli gelince eşimle kavga ettim ve İstanbul’da belki çalışır borçları öderim diye düşünmüştüm. Ama birkaç kuruş kazanayım derken birçok şeyimi yitirecem gibi görünüyor. Allah bizleri bu durumlara sokanları kahretsin. 

Çaycı âmin deyip ayağa kalktı, dört çay doldurdu; birini adamın masasına koydu; ikisini öğrencilere götürdü. Öğrenciler: 
- Çayımız daha önümüzde ağabey! dediler...
- Olsun! Bunlar benden, dedi çaycı... Alman usulü yok; müslüman usulü...

Gülüştüler... Çaycı adamın masasına geldi, oturdu: 
Bak kardeşim bende geldiğin o yerlerden geldim; aslında gelmek zorunda bırakıldım. Tek suçum inancımı yaşamaktı. Yani sana zulüm edenler bana da etti ve ben şimdi bu gurbet elde memleketten anadan babadan kardeşten uzak yaşamaktayım. Bizi sözde savunanlar bizleri bu ülkenin esirleri, mağdurları, mustazafları ettiler. Aslında hem Müslüman olduğumuz için hem de Kürt olduğumuz için bunlar bizlere reva görüldü.

Adam; gözleri yaşlar içinde çaycıya baktı ve acı bir tebessümle Allah senden razı olsun. Maalesef durum dediğin gibidir. Benim senin gibi nice Müslüman Kürdün kim bilir başlarına neler gelmiş. Köyleri yakılan bu insanlar nerede? Babaları faili meçhul olan yetim çocuklar nerede? Sürgüne göçe zorlanan aileler nerede?  Nerde bu halkın mağdurları? Ezilmişler, esirler, kaybedilenler dağlarda infaz edilen gençler nerede?  Bizim bu halimizden ve nicelerin halinden  habersiz bu kirli savaşın baş aktörleri nerede? Daha doğrusu nerde bu insanlık…

Öğrenciler birer-ikişer çay evini doldurmaya başlarken, adam yerinden kalktı; derin bir nefes çekti. Omuzlarında ağır bir yükün azabını çekiyormuşçasına kolunu güçlükle kaldırdı; uzandı; çaycının elini sıktı ve sıkıca sarıldı. Hayırlı işler diledi; kapıya doğru yürüdü... Dışarıda hafif bir yağmur yağıyor, radyodaki sanatçı parça okuyordu:
Yeşerdi çöllerde taze fidanlar,
Büyüttü onları dökülen kanlar,
Bunu zindan ile mescitler anlar.
Gitme hain kurşun, del de geç beynimi.

Adam kapıyı açtı; acıdan yanan bağrına soğuk bir rüzgâr çarptı... Ağaçlardan dökülen sararmış yaprakların hışırtıları arasında uzaklaşıp gitti.

Çaycı kapıda adamın ardından bakıp şu dörtlüğü  mırıldandı.
Sarardı yapraklar soldu tüm çiçeklerim
Zülüm altında kavruldu tüm kardeşlerim
Hüseyni kıyamla Zeynebi feryatla doğ İslam güneşi
Bir seher vaktinde bir tekbir sesiyle doğ İslam güneşi

(Hürseda Haber)