Allah-u Teâlâ’ya sonsuz hamd ve sena olsun. Önderimiz Hz. Muhammed’e, onun pak ehli beytine, seçkin ashabına salât ve selam olsun.
 
İslam davasını omuzlayan, bu uğurda mücadeleye koyulan, sabır ve azimle yolunu sürdüren tüm dünya Müslümanlarına; İslam Ümmetine izzet ve şeref kazandıran, vahdet, direniş ve zafer yolunu gösteren tüm önderlerimize selam olsun!
 
Çok sancılı geçen Arap Baharı’nın ardından demokrasi ve laiklik kültürünü tesis etme mücadelesine giren ABD ve uşakları, 2012 yılında da en çok izlenecek aktörlerin başında gelecek gibi.
 
Tunus, Mısır ve Libya halklarının inanılmaz zorluklarla gerçekleştirdikleri devrimlerine ne kadar sahip çıkabileceklerini, devrimlerini ellerinden almaya yeltenecek yeni diktatör adaylarına, cuntalara karşı verecekleri mücadelelerinde ne kadar başarılı olacaklarını hep birlikte müşahede edeceğiz...
 
Ve bugün Irakta, ABD’nin sözde özgürlük getirdiği siyaset arenasında mezhepçilik,  fitne tohumları yüzünden bir tarafta Sünnilerin diğer tarafta Şiilerin öbür tarafta Kürtlerin olduğu bir bölünmüşlükle hızla bir iç savaşa doğru sürüklenmektedir. Ve maalesef bugün Irak’ta hem Sünniler hem Şiiler bu gergin ortamda birbirlerine karşı silahlanarak güç toparlıyor. Velhasıl Irak’ta tansiyon yükseldikçe yükseliyor. İpler gerildikçe geriliyor. Kirli ve necis bazı eller ABD ve işbirlikçilerinin değirmenine su taşıyor. Durum tüyler ürpertici. Büyük şeytan ABD’nin Irak’ta ektiği fitne tohumlarının sonuçları Irak’ın sınırları içinde kalmayacak gibi görünüyor.
 
İslami hareketlerin, partilerin, ülkelerinin yönetiminde söz sahibi olabilmelerini sağlayacak tarihi fırsatı, yıllar sonra bugün yakalamış olmaları, Arap Baharı’nın ortaya çıkardığı en yalın gerçeklerden biridir hiç şüphesiz. Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra oldukça sıkıntılı günler yaşayan Mısır’da sular tamamen durulmuş değil. Mübarek’in devrilmesinden sonra ipleri elinde bulunduran Yüksek Askeri Konsey, her ne kadar gerçek anlamda bir sivil yönetime geçmeyi engellemeye çabaladıysa da Mısır’da halk “İhvan-ı Muslimin” dedi.
 
Yıllardır despotik diktatör rejimin cefasını en çok çeken Müslüman Kardeşler; “Özgürlük ve Adalet Partisi” adıyla Elhamdülillah artık ülkelerinin yönetiminde söz sahibi olabilecekleri çok önemli tarihi bir fırsatı yakalamış bulunuyorlar…
 
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya çok geniş bir coğrafyanın müstakbel yönetimlerinde İslami referanslarla politika üreten partilerin, İslami hareketlerin ağırlıklı olarak söz sahibi olacağı bir süreci yaşıyoruz. Bu tablonun ne getirip ne götüreceği uluslararası camiada yoğun bir şekilde tartışılıyor.
 
Peki,  “Türkiye modeli” Arap Baharını yaşayan ülkelere de kopyalanabilir mi? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bugün devrim halindeki Arap sokaklarının Türkiye’ye gıpta ile bakmalarının sebebi, Erdoğan’ın Filistinlilerin haklarını dünya gündemine taşımasıdır, “one minute”dir. Yani TC laikliğini bir nimet, bir model olarak görmemektedirler.
 
Ortadoğudaki İslami hareket ve partiler de laisizmi bilir ki laiklik özü itibariyle Batı menşeli bir düşüncedir. Laiklik kilise otoritesine meydan okumak için ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı da objektif âleme yönelik materyalist görüşü esas almıştır. (Nitekim Urduca’da laiklik kelimesi “dünyevilik” olarak tercüme edilir.) Bazı laikler gaybı inkâr ederler, dine karşı çıkarlar. Bazıları gayb fikrini alabildiğine dar bir alana hapseder, dinle de uzlaşırlar, buna rağmen dini kamusal alandan uzaklaştırırlar. Her iki durumda da laiklik ile demokrasi arasında kaçınılmaz veya zorunlu bir ilişki yoktur. Laiklik batı toplumlarında demokrasiyle bir arada yaşasa da Arap âleminde baskı ve diktatörlüğün kırbacı işlevini görmüştür. Laikliğin Tunus, Suriye ve Irak’ta sebep olduğu olumsuz sonuçlar, pek de uzak olmayan somut örneklerdir. Bu nedenle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Batıdaki bütün demokratik ülkeler laik olsalar da bütün laik ülkeler zorunlu olarak demokratik değildirler.
 
Çok iyi bilinir ki Türkiye’de uygulanan laiklik sürekli olarak demokrasiyle sorunlu olmuştur. Türkiye’de yapılan darbeler, demokrasiye geçiş girişimlerine karşı koruma adına yapılmıştır. Dolayısıyla laikliğin toplum ve demokrasi için bizzat özgürlüğün garantisi olduğunu ileri sürenler büyük bir yanılgı ve çelişki içindedirler.
 
Türkiye topraklarında ümmetleşemeyen Müslümanların başlarına neler gelebileceğini birçok İslam ülkesinde gördük. Türkiye Müslümanları da şu anda bir "Cemaatler, hizipler mozaiği" haline dönüştü.  Oysa Ümmet birliği; kuvvet ve izzeti doğurur. Tefrika (fırkalaşma) ise zillet ve esareti doğurur.
 
Türkiye Müslümanları bir ümmet sistemine geçmedikçe mevcut bozuk düzeni değiştirip sağlıklı bir alternatif getiremez. Hatta düzene entegre olup ona hizmet etmek tehlikesine maruz kalırlar. Ve mevcut rejimin yaptığı yapacağı tüm zulümlere ortak olurlar. Hiçbir beşerî güç İlahi vahyin üstünde ve Peygamberi tatbikatın fevkinde olamayacağına göre, müslümanların İslami hayat ve ümmet şuuru ile tekrar iktidar olmaları hiç de hayal değildir.
 
Müslüman, güçlü iman şuuru çizgisiyle, dengeli ve açık stratejileriyle ve tüm hayatı kucaklayan bir dinamizmle kendilerini yaşanan sürece kabul ettirmeliler ve korkuyu mutlaka yenmelidirler. Çünkü zalim zorba ve ceberrutların olduğu bu dünyada korkaklara yer yoktur. Korkusuz ve komplekssiz bir yürekle İslami mücadeleyi sürdürenler, inşallah Allah’ın izniyle batıla üstün gelip zafer kazanacaklardır.
 
“Zulmedenler, yakında bir inkilabla (devrimle) devrileceklerini bileceklerdir.”(26 Şuara, 227)
 
Zillet bizden uzaktır.

(Hürseda Haber)