Batılı insanın pençesine düştüğü ruh tıkanması, merkezi endüstriyel güçler tarafından eğitim sistemleri ve medyanın popüler araçları marifetiyle tek tek bütün bireylere dünyaya ve hayata nasıl bakılması gerektiğinin çok uzun zaman boyunca dayatılması sonucudur. İnsanları kendi varoluş gerçeklerinden uzaklaştıran bu faşist çember, elbette daha uzun zaman bu basınca dayanamayacak ve parçalanacaktır. Son on yıl içinde bu patlamanın işaretleri de görülmeye başladı.
Konumuz sinema olduğuna göre felsefe ve edebiyatta açılan yeni metafizik ufukları bir yana bırakarak, bu iki alandan tümüyle bağımsız olmayan bir sanatsal faaliyet olarak sinemanın kazandığı yeni metafizik boyutlara değinelim. Son on yıl içinde dünyadaki bütün sinemaseverler gibi ben de çok sayıda metafiziğe merak salan fantastik film seyrettim. Bu alanda eski zamanlara göre çok daha fazla eser ortaya konduğunu öyle zannediyorum ki istatistikler de doğrulayacaktır. Ancak konunun değer verdiğim boyutu bu değil; benim daha fazla önemsediğim şey, sinemanın etki alanının tarihte görülmemiş ölçüde genişlediği böyle bir zamanda, metafizik temelli fantastik düşünme biçimlerinin modern insanın gündemine damgasını vurur hale gelmesidir. Bu yeni gelişme, geçen yüzyılın üstümüze yığdığı materyalist-pozitivist ruh yükünün önemli bir kısmını tedavülden kaldırabilecek kadar ciddi bir rahatlamadır.
Elbette sinema endüstrisinin sinsi kârlılık hesaplarını, Hollywood şablonizmini ve popüler olanın beraberinde getirdiği sığlık risklerini hesaba katıyorum. Ama yine de benim gördüğüm manzara sinemanın insanların metafizik düşünme imkânlarını zenginleştirme zemini kazandığı şeklindedir. Burada ortaya çıkan muhtemel tehlike; sıradan insanların masum metafizik meraklarının sahih olmayan kimi yönlere sapması, sevkedilmesidir. Ancak ben bu ihtimalin bile, yüz yıllık metafizik düşünmeme refleksinden daha az tehlikeli olduğunu düşünüyorum.
Hayatın ötesini, gözüyle gördüğünün fazlasını, varlığının sırrına eremediği muammalarını merak etmeye başlayan insan, kendi ruh kaidesinin üstüne oturmaya daha yakın olan insandır.
Şunu kabul etmeliyiz ki burada asıl dramatik olan şey, yarı modernleşmiş doğu toplumları olarak bizlerin, hakikati aramaya çıkmış o insanlara hikmet ağacından koparıp verecek meyvelere sahip olamayışımızdır.
Sinemaya böyle bir parantez açıp sözü Tarkovski ye getirmemek olmaz. Anlamı aramakta ve bulmakta neden eksik kaldığımızı çok iyi açıklayan şu Tarkovski cümlelerini okuyarak bitirelim yazıyı: "Aşka sınır koyarsak insan tamamen şekilsiz bir hale gelir; aynı şekilde eğer manevi yaşama sınır koyarsak insan büyük bir sarsıntı geçirir. Bazıları bunu diğerlerinden daha güçlü hisseder; dünyayı aşk eksikliğinden kurtarmak için kendilerini tamamen bir başkasına adarlar. Bir kurban gibi... Bu aşka, içinde yaşadığımız dünya tarafından sınırlar konulduğunu gördüğü zaman insan acı çekmeye başlar."
Yeni Şafak