21 Yıl yurtdışında sürgün hayatı yaşadıktan sonra geçtiğimiz Nisan ayında Türkiye'ye dönen Eski DEP Genel Başkanı Kaya, Sabah Gazetesi'nden Ersin Kalkan'ın, okul hayatı, gazetecilik, çözüm süreci ve yurtdışına  neden kaçtığı yönündeki sorularını yanıtladı.

Iğdır doğumlu olan Kaya'nın, yaşantısından kısa bilgilerin verildiği girişle bağlayan röportajın ilerleyen bölümlerinde, " Yurtdışına çıkışınız aldığınız yoğun tehditlerden ötürüydü değil mi?" şeklindeki soruyu yanıtlarken Hizbullah Cemaati'ni hedef aldı.

Eski PKK'li JİTEM tetikçisi Alaattin Kanat tarafından 4 Eylül 1993'te Batman'da öldürülen DEP Milletvekili Mehmet Sincar'ı, Hizbullah Cemaat'nin öldürdüğünü iddia eden Yaşar Kaya, "Derin devletin elleriyle kurulan ve askeri kışlalarda eğitimden geçirilen Hizbullah adlı taşeron örgüt satırlarla insanları doğramaya başlamıştı. 4 Eylül 1993'te DEP Milletvekili Mehmet Sincar Batman'da çarşının ortasında, herkesin gözlerinin önünde öldürülmüştü. Bu cinayetten kısa süre sonra ben tutuklandım. Üç ay kadar hapiste kaldım. Çıktım. Bu sırada Çiller'in ölüm listesinde ikinci sırada yer aldığım bilgisi geldi. Birinci sıradaki Behçet Cantürk öldürüldü. Sıra bana gelmişti. Arkadaşlarım ve yakınlarım, "git buralardan" diye ısrar ettiler. Can sağ oldukça dava sürer diye düşündüm. Kısa zamanda dönerim dedim ama işte aradan 21 yıl geçti." diyerek yurtdışına kaçışını da Hizbullah'a mal etti.

Bölgede İşlenen Provokasyon Cinayetler

Yaşar Kaya'nın ortaya attığı iddia akıllara Cemal Tutar'ın Hizbullah Ana Davası'nda yaptığı savunmayı akıllara getirdi. 99 sayfalık savunmasında bölgede işlenen provokasyon cinayetlerine de değinen Tutar, Emniyet birimlerinin kirli oyunlarını ortaya koyarak, şunları kaydetmişti:  "Emniyet birimlerinin Hizbullah Cemaati’ne karşı yürüttüğü planın adımlarından birisi de provokasyon cinayetleridir. Bu yolla Cemaat’in diğer örgüt ve gruplarla çatışması, azalan veya bitmeye yüz tutan çatışmaların da yeniden körüklenmesi hedefleniyordu. Böylece Cemaat, sürekli çatışma halinde olduğu için halkı bilinçlendirme, İslamî tebliğ ve irşad faaliyetlerine fazla zaman ayıramayacak, enerjisinin büyük kısmını çatışmalarda harcayacaktı.

Bu planın baştan itibaren yürürlükte olduğunu bilen ya da devletin böylesi bir plana başvuracağını bekleyen Cemaat, bu konuda çok hassas, tedbirli, araştırmaya dayalı, kesin bilgiyi esas alan sağduyulu bir hareket tarzı sergiliyordu. Ancak çatışmaların yoğun olduğu zamanlarda, gerekli araştırma ve tetkik imkânlarının olmadığı ve anlık kararların verilmesi gerektiği durumlarda aynı özen ve itinanın gösterilemediğini üzülerek ifade etmek istiyoruz. Yani emniyet ve istihbarat birimlerinin çatışmaları başlatmak, yaymak ve körüklemek için uyguladığı provokasyon cinayetlerinde kısmen amacına ulaştığını söyleyebiliriz. Bu durum, şu acı gerçeği ortaya çıkarıyor: Devlet, bölgede çatışmaların bitmesini hiçbir zaman istememiş, çatışmaların devam etmesi için, bizzat cinayet işlemek de dâhil her yolu denemiştir."

Provokasyon Cinayetlerine Örnek Verdi

'Provokasyon cinayetleri planı'nın devlet eliyle uygulandığını örnek vererek ispatlayan Tutar, Devletin karanlık yüzünü şu örneklerle gözler önüne serdi:

"–Abdulkadir Selçuk’un Şehadeti / Diyarbakır: Menzil Grubuyla henüz silahlı çatışmaların başlamadığı, ancak sürtüşmelerin ve gerginliklerin olduğu, Cemaat’in olası bir çatışmadan şiddetle kaçındığı günlerde Abdulkadir Selçuk adlı kardeşimiz şehid edildi. 9 Kasım 1993 tarihinde gerçekleşen bu şehadet olayında Abdulkadir Selçuk’un seçilmesi, bilinçli ve çok iyi planlanmış bir hedefti. Çünkü Abdulkadir Selçuk, Cemaat’in faal elemanlarından birisiydi ve kaldığı öğrenci evi, Menzil Grubuna bağlı şahısların kaldığı binada bulunuyordu. Bu şehadet olayında bütün işaretler Menzil Grubunu göstermesine rağmen, Cemaat misilleme saldırılarına girişmeyip beklemeyi ve Menzil’in başka saldırılarına kadar silah kullanmamayı yeğledi. Hatta Abdulkadir Selçuk’un şehadetinin Menzil tarafından yapıldığını söyleyip Cemaat Merkezine yoğun misilleme talepleri gelmesine rağmen, bir müddet beklenmesine karar verildi. Nitekim Menzil Grubunun askeri birim elemanlarının bütün cinayetleri Cemaat tarafından ortaya çıkarılmasına rağmen, A. Kadir Selçuk’un Menzil Gurubu tarafından şehid edildiğine dair bir bulguya rastlanılamamıştı. Cemaat, bu durumdan şüphelenmiş ve bunun başka güç odakları tarafından yapılmış olabileceğine dair kuşkulara sahip olmuştu. Daha sonraki yıllarda, ajan–muhbir olduğundan şüphelenilen eski bir Cemaat mensubunun sorgulanması sırasında olay çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Bu şahıs; Cemaat’e verdiği ifadesinde, A. Kadir Selçuk’u polislere gösterdiğini, onun konumunu ve Cemaat içindeki faaliyet alanlarını anlattığını, bundan birkaç gün sonra da öldürüldüğünü söyledi. Bu şahsın sorgu kaseti elinizdedir. Ailesini zor durumda bırakmamak adına ismini vermeyeceğim.

–Molla Gıyaseddin Barlak’ın Şehadeti/Bitlis: Molla Gıyaseddin Barlak, Tatvan’da müezzinlik yapmaktaydı. Cemaat’in Menzil veya PKK ile olan çatışmalarının Doğu Anadolu’ya yayılması amacıyla polisin kullandığı itirafçılar eliyle şehid edildi. Onun şehadetinde rol oynayan Murat Kurtboğan adlı itirafçı, daha sonra Cemaat tarafından sorgulandı. Söz konusu itirafçı, burada yer vermeye gerek görmediğimiz birçok mel’anetini anlatmasının yanı sıra, Molla Gıyasettin’i şehid etme eylemini özetle şöyle anlatmıştı:

Batman’da yakalanıp gözaltında itirafçılığı kabul eden Murat Kurtboğan, daha sonra gittiği Bitlis Cezaevinde de, Batman Emniyetinden polislerin kendisini sıkça ziyaret ettiği has bir itirafçıdır. Öyle ki, polisler cezaevine kendisi için kadın getirecek kadar ona yardımcı olmaktadırlar. Tabi bunun karşılığında, sık sık cezaevinden çıkarılıp tanıdığı Müslümanları göstermesi istenmektedir. Kendisi bu arada polislere birtakım önerilerde bulunarak çatışmaların Tatvan’a yayılması için Ulucami Müezzini olan Molla Gıyaseddin’in öldürülmesinin yerinde olacağını söyler. Böylece Cemaat, Menzil ile çatışmaları Tatvan’a, oradan da Van ve diğer Doğu illerine taşıyacaktır. Şu işe bakın ki, Molla Gıyaseddin, bu rezil adamın ailesini sorup mağduriyetlerini gideren, cezaevinde onu sıkça ziyaret ederek para, giysi ve diğer ihtiyaçlarını karşılayan bir insandı. Molla Gıyaseddin’in kendisine ve ailesine yaptığı yardımlara karşılık o, sahibine sadık köpeklerin bile yapmayacağı şekilde, onun öldürülmesini polislere teklif eder. Polisler çok geçmeden bu teklife olumlu yanıt verirler. Onu cezaevinden çıkardıkları bir günde, polislerin yanında olan bir PKK itirafçısı ile birlikte Molla Gıyaseddin’e eylem düzenlemesini isterler. Polislerin eylemde kullanılması amacıyla getirdikleri silahlar, polis otosunda kendilerine teslim edilir. İtirafçı Murat Kurtboğan ve PKK itirafçısı, hiç tereddüt etmeden Molla Gıyaseddin’i şehid ederler. Ardından olay yerinden uzaklaşıp kendilerini bekleyen polis arabasına binerler. Cinayet silahları polislere teslim edildikten sonra, Murat Kurtboğan tekrar cezaevine geri getirilir. Molla Gıyaseddin’in şehid edilmesinde Menzil ile çatışmaların körüklenmesi hedeflenmiştir. Ancak polisin ve sahibinin köpeği Murat Kurtboğan’ın hesaplamadığı bir şey vardır. O da Tatvan’da Menzil Grubu’na mensup hiç kimsenin olmadığıdır.

Tam da bu sırada, PKK’ye yakınlığıyla bilinen bazı yayın organları, öldürülen kişinin ‘Molla’ olduğuna bakarak; “Bu işi olsa olsa bizimkiler yapmıştır” diyerek ahmakça bu eylemin PKK tarafından yapıldığını yazdılar. Siirt Emniyeti de PKK’li bir genci cinayetten sorumlu olduğu gerekçesiyle gözaltına alır. Gözaltına alınan gence, bu cinayeti bizzat gerçekleştirdiği zorla kabul ettirilir ve yargı sürecinde yapmadığı bu cinayetle suçlanıp müebbetle cezalandırılır.

Yukarıda anlattığımız bu cinayet, devlet kurumlarının ne denli kokuşmuş olduğunun en çarpıcı örneğidir. Asayiş ve huzuru sağlamakla görevli bir devlet birimi olan Emniyete bağlı polisler, asayiş ve huzurun bozulması için gözlerini kırpmadan insanların hayatına kast ederken, bir başka devlet kurumu olan ve hükümlü ve tutukluların güvenli bir şekilde cezalarını çekmelerini temin etme amacıyla kurulan cezaevinin müdür ve personeli, mahkûmu dilediği zaman salıvermekte bir beis görmüyordu. Yine Emniyet, suçsuz olduğunu yakinen bildiği zavallı bir genci cinayetle suçlayıp ona işkence ile kabul ettirirken; diğer bir devlet kurumu olan mahkemeler de adalet ve hukukun gereğini yerine getirmeden, gerekli araştırma, soruşturma ve tetkikte bulunmadan, delilleri değerlendirmeden haksız bir ceza verebiliyordu. Yani neresinden tutsan elinde kalacak bir sistemin kurumlarından başka ne beklenebilir ki?

Bizi başka örgütlere karşı kışkırtıp onlara saldırarak misillemede bulunmamızı isteyen ve bu amaçla elemanlarımızı şehid eden Emniyet birimleri, aynı taktiği başka örgütler üzerinde denemiş ve onları bize karşı kışkırtmak için elemanlarını öldürerek bize mal etmeye çalışmışlardır. Bununla ilgili örnekler de pek çoktur, ancak kendi elemanlarımızın şehid edilmesi örneği, Emniyetin provokasyon cinayetleri konusundaki planlarını deşifre etmek için yeterlidir." (Hürseda Haber)