Cumhurbaşkanlığı seçiminde nasıl hareket etmeleri gerektiğini tek tek anlatan Gülen, konuşmasında tüm adayların adını sırayla sayarak "Dilediğiniz adaya verin" dedi.
"Cumhurbaşkanlığı seçimiyle alakalı değerlendirmelerinizi ve tercih hususundaki tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?" sorusuna uzun bir açıklama ile cevap veren Gülen şunları söyledi:
"Bu çok önemli bir mesele; çünkü daha sonra herhalde parlamentonun, bakanların intihabı da biraz o işe bağlı; onların isabetli seçimi de biraz ona bağlı. Türkiye’nin geleceği de ona bağlı. Türkiye son iki üç dört beş senedir problemler sarmalı içinde, çevresinde dost kalmamış garip bir ülke olma durumunda. Yeniden yeni hatt-ı muvâsalalar temin ederek, köprüler kurulması.. Mısır ile bir münasebet içinde bulunma, Suriye ile bir münasebet içinde bulunma.. Irak ile bir münasebet içinde, Pakistan ile bir münasebet içinde, Somali ile, Sudan ile, Fas ile, Tunus ile, Cezayir ile.. hatta Avrupa Birliği peşinde senelerden beri koştuğumuzdan dolayı, demokratik değerler ve kriterler adına öyle olma peşinde koştuğumuzdan dolayı, Avrupa devletleriyle, Avrupa Parlamentosu ile.. tâ 51’li yıllardan bu yana içinde bulunduğumuz NATO ile münasebetlerimizi yeniden tesis etmeye matuf yumuşak bir atmosferin oluşması… Bu kendi içimizde bile birbirimizle geçinemediğimize göre, sanki dünya ile geçinememe meselesi tabiî bir hal almış, “Biz işte böyle biriyiz!”. Hayır, bunlar aşılmalı, kendi içimizde de bu problemler giderilmeli.
Âkif’in sözü: “Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler onu top sindiremez.”
Ondan dört buçuk asır evvel yaşayan Yavuz Selim cennet mekân:
“Milletimde ihtilaf ü tefrika endişesi,
Hattâ kûşe-i kabrimde bîkarar eyler beni.
İttihad etmekken a’dâya karşı çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağidar eyler beni.
Evvelâ, bir molekül mahiyetinde diyebileceğimiz, kendi ülkemizde o vahdet ruhunun, o sevgi atmosferinin, o herkese kucağının açık olması düşüncesinin, engin insânî anlayışın hakim olması lazım ki, burada tecrübeyi kazanmış ve o testten geçmiş insanlar olarak, buradaki tecrübelerimizi değerlendirerek, başkalarıyla da yeniden bir dostluk tesis edebilelim. Bu açıdan da bu türlü intihaplar çok önemli.
Ama biraz evvel arz ettiğim gibi insanımızın çoğu böyle kitle psikolojisiyle.. Batıda da olan o kitle psikolojisiyle.. bütün o ihtilaller tarihinin arkasında hep o derme çatma düşünce vardır. Biri çıkmış ortaya, “yürüyün” demiştir ve onlar da yürümüşlerdir. Doğru mu değil mi belli değil!. Böyle bir durum! O açıdan da yanlış intihaplar olabilir. Dolayısıyla bu yanlış intihaplar Türkiye’deki ihtilafı, iftirakı yeniden körüklemiş olabilir. Oysaki, herkesin kucaklanması lazım. Yoksa bu bizi bulunduğumuz bölgede yapayalnız bırakır. Çok dostumuzun var olduğu söylenemez şu anda. Birileri bize dost gibi görünüyorsa, bize dost olmada onların da belli çıkarları vardır. Çıkarların fasl-ı müşterekinden dolayı sûrî dostluklarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Yoksa yürekten bir dostun var olduğu katiyen söylenemez. Bunları söylerken de bilgi iddiasında bulunmayacağım, fakat artık ayağa düşmüş bilgiler olduğundan, Kıtmir’in bilmesinde de bir mahzur, bir iddia yok herhalde.
İsabetli bir intihapta bulunmak lazım. Bu bir! Temhidin bir parçası.
İkinci parçası şu: Ben hayatımda şimdiye kadar “falana filana oy verin!” demedim. Katiyen! Zaten bir dönem takip ediliyordum, ben de kaçıyordum. O kaçmada da güzel bir bahane bulmuştum, altı sene kaçtım. Bana “Ya kaçmasan!..” falan diyenlere diyordum ki: “Yahu ben Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) güçlü değilim ki! O da Mekkeli mütemerridlerden ayrıldı, Medine’ye gitti -kaçtı tabirini betahsis kullanmadım-. Ama Hazreti Musa kendisi kullanıyor; Mısır’dan Eyke’ye firar ediyor. Hazreti İsa saklanıyor. Hazreti Nuh kavminden sıyrılıyor. Ben de bunları söylüyordum. O büyük insanlar da temerrüd karşısında, tasallut karşısında, ısırma karşısında onlardan uzakta durmayı tercih etmişler. Buraya son gelişim de bir kaçma değil, hastaneye geldim. Haziran fırtınası kopunca, “Hele biraz daha duralım, hele biraz daha duralım; Türkiye için problem olmayalım!” Sûrî çağrılar da oldu. Herhalde adımı anmamaya yemin etmişlerdi, yeminde keffaret lazım gelir (!) diye “Pennsylvania, Pennsylvania, Pennsylvania” oldu. Belki yemin etmişlerdir, siz öyle düşünün. Yoksa tenezzül etmemeye bağlı bir ad anmama meselesi demeyelim buna, yine meseleyi hüsn-ü zanna verelim.
Ama buradayken, referandumda ben hiç yapmadığım şeyi yaptım. Dedim ki: “Mezardakiler bile kalkıp gidip demokrasi yolunda, evrensel insan haklarını gerçekleştirme yolunda, Avrupa Birliği yolunda, Ortadoğu ile iyi münasebetlere geçme yolunda, hukuk sistemimizdeki bu olumlu, pozitif değişim için herkes oy versin!” dedim. Bir candan dostum şimdi diyor ki -Allah uzun ömür versin- “Bunlar hakkında yanılmışız!” İhtimal ki ben de o referandumda öyle demekte yanılmışım. Hazreti Pîr diyor ki: “Biz ki müslümanız, aldanırız fakat aldatmayız.” Hadis diyor ki: “Mümin, saftır (temiz kalbli ve hüsn-ü zanlıdır), kerimdir; fâcir/münafık ise hilekârdır, leîmdir (ayak oyunlarıyla hayatını sürdürür, alçakça davranır.)”Evet, mü’min civanmert bir insandır, aldanabilir. Münafığa gelince, ayak oyuncudur o ve leîmdir o. Bu açıdan da aldanabiliriz o referandumda öyle demede. Ve onlar “Biz aldandık” diye onun da canına okudu, değiştirdiler o meseleyi. Şimdi tevbeler tevbesi geyik avına!.. (Gerçi referandumdaki destek bir partiye değildi, ama) bir daha böyle seçim mevzuunda “Aman falana şöyle yapın, filana böyle yapın!” dememe gibi bir şey var kafamda. Bana ne? Fakat bir şey söyleyeceğim burada, hakikat adına bir şey söyleyeceğim.
Bir daha falan mı filan mı demem. Hayatımda zaten bir kere oy kullandım. Bakın 74 yaşındayım, bir kere. Onda da onların sevdiği bir insana kullandım, içinde merhum Turgut Özal da vardı, ondan dolayı biraz da belki. O da ben oy kullandığımdan dolayı kaybettiler, daha evvel kazanmışlardı. Arkadaşlarım bana dediler ki, “Hocam kazanmasını istemediğimiz bir yere oy kullansan da, onlar da kaybetseler!” “Onun da, dedim, Allah’a hesabını veririm.”
Ama bir şey söyleyeyim: Milletimizin basîreti vardır bence. Şahıs mahıs değil. Bence seçecekleri insana bakmalılar! Yalan söylemiyorsa; çünkü yalan münafıklık sıfatıdır; emanete hıyanet etmiyorsa, çünkü emanete hıyanet, bu nefsine karşı hıyanet, ailesine karşı hıyanet, millet malına karşı hıyanet, bunların hepsi Efendimiz’in sahih hadisiyle münafıklık alametidir. Başkalarına gadr etme, onları bir kısım sahip oldukları insanî haklardan mahrum etme, gadre uğratma; bu da münafıklık alameti. Kendisine bir şey emanet edildiğinde, o emanete riayet etmeme, münafıklık alameti. Başka yerde de “Söz verdiği halde karşı tarafı aldatan ve ona gadr eden”. Hazreti Ruh-u Seyyidü’l-Enâm -O’na canımız kurban olsun- buyuruyor ki: “Bu dördü bir insanda bulundu mu o tam halis münafıktır!” Yani namaz kılınca münafıklıktan çıkmaz, oruç tutunca münafıklıktan çıkmaz. Abdullah ibn Übeyy ibn Selul de namaz kılıyordu. 300 tane hempası vardı, onlar da mescide giriyorlardı, abdestli mi abdestsiz mi, cem’ mi ediyorlardı, hepsini gece mi kılıyorlardı, Rasûlullah’a ne diyorlardı, belli değil. Fakat Allah Rasûlü sahih hadiste, “Bu dördü bir insanda bulunursa, o münafıktır, halis münafıktır.” diyor.
O zaman bana düşen şey şunu demektir: Millete zulmedene oy vermeyin de kime verirseniz verin. Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’a verin, Sayın Ekmelettin Bey’e verin, Sayın Selahattin Bey’e verin, kime isterseniz verin. Fakat oy verirken, şu nifak alametleri kendisinde bulunanlara Allah aşkına, Peygamber hatırına vermeyin. Bu kim olursa olsun! Benim babam da olsa, amcam da olsa, öz kardeşim de olsa, kırk elli seneden beri bağrıma bastığım insanlardan biri de olsa, bu sıfatlar bulunanlara vermeyin. Zulmedene vermeyin, millete haksızlık yapana vermeyin, kanun nizam tanımayanlara vermeyin, keyfîliklerini kanun yerine koyanlara vermeyin; kime verirseniz verin."
Bir önceki sohbetinden 'Ekmel'in manasını açıklayarak tarafını belli eden Gülen, yaptığı uzun açıklamayla, "Erdoğan'a oy vermeyin" demeye getirdi. (Milli Gazete / Hürseda Haber)



