Bölgede yeni bir güvenlik mimarisi için devletlerarası bir yapının kurulup kurulmaması tartışması da dikkat çekici bir tartışmaydı. Zateb“Bu bölgeye dış mimarlar gelince ne oldu görüyoruz. Obama ve Putin iki mimar olarak geldi ve bu bölgeye bir güvenlik şemsiyesi sağlanamadı” minvalinde bir fikirden yola çıkarak böyle bir arayışa girilmesi oldukça doğaldı. Fakat bu konuda kimileri Körfez İşbirliği Konseyi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi gibi yapıların inisiyatifine vurgu yaparken kimileri de bu örgütlerin hiçbirinin ortak güvenlik şemsiyesi için kurulmadığını ve olacaksa yeni bir yapı gerektiğini düşünüyordu.
Bu başlığı kapatmadan önce, yukarıdaki tüm önerilere şerh mahiyetinde bir itirazı (Müslüman Kardeşler Dışişleri Sorumlusu AmrDerrac’dan) not etmek önemli diye düşünüyorum: “Bölgedeki devletlerin yapıları arasında büyük uçurum var. Kimisi demokratik, kimisi katı monarşi, kimisi vatandaşını öldüren katil devlet… Bu makas bu kadar açıkken ortak bir güvenlik mimarisi oluşturmak çok güç. Arap Baharı bu makası kapatmayı sağlayacaktı, bölgedeki rejimleri daha homojen bir yapıya getirecekti ama önü kesildi.”
DEVLETDIŞI AKTÖRLER TEMELİNDE GÜVENLİK
Devletdışı aktörler kavramı tüm dünyanın ve bilhassa da Orta Doğu’nun en revaçta kavramları arasında, zira devletdışı aktörler denince akla ilk gelen unsurlar olan silahlı örgütlerin bir kısmı bölgedeki krizlerle beraber toprak egemenliğine sahip duruma dahi geldiler. Forum katılımcılarından Omar Ashour’un aktardığı kadarıyla, bölgede tespit edilen 268 adet bu tip aktör mevcut. Ayrıca yine revaçta olan ve bölgemizdeki mevcut çatışmaları resmeden “vekalet savaşı” tanımlamasının temelini de devletdışı aktörler oluşturuyor ve bu aktörler şu an bölge siyasetini şekillendiren en önemli faktörlerden biri denebilir.
Kısacası, değişmekte olan “savaş algısının” şu anki başat aktörleri, devletdışı aktörlerdir.
Peki, çığırından çıkan bu mesele nasıl bir zemine oturtulacak? Forum’da iki gün boyunca yapılan tartışmalar kaçınılmaz şekilde bu sorunun cevabının peşine düşüyordu. Zira devletdışı aktörler meselesi sadece devletler ve mevcut rejimler üzerine sürdürülen tartışmalarla çözülemeyecek kadar kompleks bir mesele hâlini aldı. Bu aktörlerin sınır aşan ideolojilere sahip olmaları, birçok devlet içerisinde kronikleşmiş hâlde bulunan kimlik ve haklarından mahrum kitleler sorunlarınındevletdışı aktörler meselesinin doğrudan bileşeni olması, bölgede birçok yerde yaşanan ekonomik yıkım… Kısacası, devletdışı aktörler meselesi, bunları ve daha nicesini kapsayan çok katmanlı bir mesele ve bu problemlerin her birine ayrıca hitap edilmesi lazım.
Elbette böyle kompleks bir konunun çözümüne dair bolca farklı yaklaşım vardı. Ama gözlemleyebildiğim kadarıyla çıkış noktası bakımından iki temel görüş mevcuttu: Birincisi, devletleri reforme edip güçlendirerek onların devletdışı aktörleri sindirebilecek ya da en iyi ihtimalle entegrasyona zorlayabilecek yapılar haline getirilmesiydi. İkincisi yaklaşımsa, tersine bir okumayla, devletleri güçlendirmeye odaklanmak yerine devletdışı aktörler meselesini devlet yapılarını aşan bir problem olarak görüp bunların kendiliğinden entegrasyonuna yol açacak koşulları oluşturmaya odaklanmaktı.
Ancak Forum’da dile getirilen ve devletdışı aktör dendiği anda onları sistemin gayrimeşru çıkıntısı olarak görüp her daim devletler lehine bir yaklaşımda ısrar etme yaklaşımına –ki dünyadaki genel algı bu şekilde denebilir- şerh düşecek önemli söylemleri de ayrıca not etmek isterim:
“Devletler hep iyi ama devletdışı aktörler hep kötü” gibi bir peşin hükmün pek doğru olmadığı, esaslı bir entegrasyon ve iletişim için bu algının yıkılması gerekliliği birkaç kez önemle vurgulandı. Örneğin, Suriye ordusu kanunsuz militanlara dönüşmüşken Suriye’deki devletdışı aktörler-rejim dikotomisini nereye oturtmak lazım? Ki buna benzer birçok örnek var bölgede… Yine AmrDerrac’ın önemle vurguladığı, darbe olana kadar Mısır’ın Sina bölgesinde silahlı örgütlerin hiç etkili olmadığı ama sonradan ciddi şekilde büyüyüp güçlendikleri ve kargaşa çıkarttıkları olgusu da bu bağlamda iyi bir örnekti. Kısaca devlet zulmünün ciddi şekilde arttığı bir ortamda devletdışı aktörleri gayrımeşru görme ısrarı pek özlü bir yaklaşım değildir.
Yine diğer bir önemli nokta, devletlere ait ulusal orduların zaafiyetleri idi. Zira zulümleri ve kötülükleri dışında kendi ülkelerindeki devlete, halka aidiyetleri; ulusal egemenliği yansıtma kapasiteleri bakımından değerlendirildiğinde Orta Doğu’daki birçok ulusal ordunun ciddi noksanlıklara sahip olduğu olgusu göze çarpmaktadır. İşte bu olgu da devletdışı aktörler bağlamında masaya yatırıldı.
Çünkü bu durum sebebiyle ulusal ordular hem devletdışı aktörlere karşı çeşitli zaafiyetler gösterebilmekte hem de bunun daha ötesinde,ulusal ordular içerisindeki bölünmeler bir yerden sonra orduların devletdışı aktörlerle iç içe geçmesine yola açabilmektedir.
GENEL GÖZLEMLERİM
Forum’daki birkaç gözlemimi kısa kısa not ederek yazıyı nihayetlendirmek isterim:
- İranlı katılımcılar yapıcı ve ılımlı bir dil kullanmaya gayret ediyorlardı. İran’ın Kuveyt ve Katar başta olmak üzere son zamanlarda Körfez ülkeleriyle temaslarını arttırmasından iftiharla bahsetmeleri de bu bağlamda ilgi çekiciydi.
- Mısır’ın, Orta Doğu’da temel bir aktör olarak görülmekten çıktığı anlaşılıyordu ki Mısır gibi bölgede her daim belirleyici güce sahip olmuş bir devlet için bu hazin bir durum…
- IKBY Dışişleri Sorumlusu Falah Mustafa’nın Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığını açıkça savunması ve bu konuda İranlı yetkililerin önünde açıkça İran’a eleştiri oklarını çevirmesi, IKBY’nin bağımsız bir egemen ülke olma yolundaki kararlılığını ve özgüvenini iyice yansıtıyordu.
- Annahda temsilcisi Ferjani’nin konuşmalarını baz alırsak, Tunus’un iki başat gücünden biri olan Annahda’nın son derece kapsayıcı ve demokratik bir duruş sergileme çabasına tam hız devam etmekte olduğunu söyleyebilirim.
- Avrupa’daki aşırı sağa yönelen değişim dalgası, A’dan Z’ye tüm katılımcıların ortak endişesiydi. (Deniz Baran - Dunyabulteni)



