Dünya’da Müslümanlar arasında yapılan Vahdet çalışmaları ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Tarihçi Yazar Emin Güneş, Siyasi vahdet çalışmaları ne zaman ve nasıl başladı? Vahdet çalışmalarına neden ihtiyaç duyuldu? Vahdetin zarureti nereden doğuyor? Gibi soruları cevaplandırdı.

Güneş, “Bir millette bir inançta bir ailede parçalanma iç kavga çıktığı zaman bünyeyi zayıflatıyor. Dış saldırılara açık hale getiriyor. Giderek onları adeta tarih sahnesinden siliyor. Mesela hatırlayalım, Haçlı seferlerinden önce anadolu selçuklularının bizansın kapılarına dayandığı zamanı hatırlayalım. O zaman anadolu da Kürdü ile Türkü ile Arabı ile bütün etnisiteler ve bütün farklı mezhepler fark gözetmeksizin Alparslan’ın ordusunda olduğu için Romen Diojen kaybetmişti.

Daha sonra da yine aynı Romen Diojen’in ülkesi olan Bizans yani Ortadokslar, Katolikleri tekfir ediyor. Katolikler de Ortadoksları tekfir ediyordu. Bir birini kafir ilan eden bir birine düşman olan, birbirinin kanını canını bir birine helal gören bu iki mezhebin iç çekişmeleri onları zayıf düşüren Anadolu da ki çok güçlü olmayan beylikler, Bizans’ın herhangi bir tekfurluğunu bir ilini ele geçirebiliyordu. Bu tehlikeyi gören Bizans Katolikleri de yanına alarak meşhur haçlı seferlerini başlattı.

Haçlı seferlerinin oluşturduğu birlik düşüncesi yeniden Anadolu Selçukluların gerilemesine ve Kudüs’ün elimizden çıkmasına sebebiyet verdi.

“Tarihimizdeki kavgalar genellikle iktidar mücadelesidir”

Bizim tarihimizdeki mücadele genellikle iktidar mücadelesidir. Çok ciddi manada iki mezhebin veya mezhebe dayalı bir kavga, etnik bir kavga görülmez. Araplar Türklere yada Türkler Araplara arap olduğu için saldırmamıştır. Farslar Kürtlere Kürt olduğu için saldırmamış. Böyle şeyler yok. Buna mukabil aynı devletin içerisinde iki kardeş birbirine karşı kıran kırana savaşmıştır. Beylikler dönemideki bütün beylikler Müslüman’dı fakat buna rağmen birbirleriyle savaşıyorlardı. Fetret döneminde Yıldırım’ın çocukları birbirleriyle 10 boyunca savaştılar.

“Mezhebe dayalı kavga olmamış”

Kavgalarımızın kahir ekseriyeti cihangirlik kavgasıdır hakimiyet kavgasıdır. Bunu ne için söylüyorum, günümüzde ısrarla bu kavgaları etnik ve mezhepsel kavga diye önümüze sürmeye ve bununla farklı mezhep ve etnisiteleri karşı karşıya getirme çabaları var. Halbu ki, hiç bir savaş mezhebe dayalı olmamış.

Osmanlı ile İran’ın iki komşunun uzun süren savaşları olmuştur, mesela Çaldıran savaşı olmuştur otlukbeli savaşı olmuştur. Bu savaşlara baktığımız zaman bunlar Anadoluya hakimiyet savaşları olmuştur yani sınırlarını genişletme savaşları olmuşlardır.

Yavuz Sultan Selimin dünya haritasını eline alarak bu bir hükümdar için çok iki hükümdara da az dediği bilinir. Yani dolayısıyla İran topraklarını da osmanlı topraklarına katma arzusu var.

 Öbür taraftan da şah ismail’in Anadolu da yaşayan Aleviler, Bektaşiler üzerinden oraları ele alabilirmiyim arzusu var.Fakat temeli hakimiyet mücadelesidir bu ikisinin de.

Osmanlı gerileme dönemine girdiği zaman ciddi bir şekilde Rus ve İngiliz tehdidi ile karşı karşıya kalmaya başladı. Aynı dönemde Rus ve İngilizlerin tehdidi İran’ı da içine alıyor.

Böyle bir durumda İran’da Safevi iktidarı yıkılıyor. Avşar kökenli Türk asıllı Nadir şah 1736 yılında yönetime geliyor. Nadir şah geleneksel olarak Babadan oğula geçen iktidar şeklinde başa gelmiyor. Nadir şah ciddi cesur yürekli bir komutan olduğu için ve bu tehlikeyi gören İran’ın uleması Nadir şahı yönetime davet ediyor ve bunda da ısrar ediyor.

Nadir Şah yönetime gelmek için bir takım şartlar öne sürüyor. İleri sürdüğü şartlar şunlar, ben İran’ın selameti için Osmanlı ile kardeşçe iyi ilişkiler kurmak zorundayım. Yani ancak İran ve Osmanlı bir araya gelir, gücünü birleştirirse İngiliz ve Rus tehdidini baştan savabilir. Nadir Şah, aramıza öyle fitne koymuşlar ki (safevi şiası denenen) biz birbirimize kardeş diyemiyoruz. Niye onların mukaddesatına bizimkiler hakaret ediyor. Sahabeye küfrediliyor, takkiye var bir sürü şey var. Bunlar onlarla birleşmemize engel oluyor.  Nadir Şah’ın şartları var,

Savefi Şia’sını terk edeceksiniz

İmamiye Şiasını kabul edeceksiniz

İmam Caferi Sadık’ın ilkelerine bağlı kalacaksınız

Sebbi sahabe yasak olacak

Mutte nikahı kalkacak

Bundan sonra sahabe aleyhine ne yazılacak ne konuşulacak

Dönemin İran uleması bunu kabul ediyor. Nadir Şah, aksi bir durum olursa ben onu yapanları öldürürüm diyor. Ulema sözleşme hazırlayıp imzalıyor.

Bundan sonra Osmanlı ile birbirine gitmeler gelmeler, ortak heyetler, ziyaretler gerçekleşiyor.

O dönem Nadir Şah 4 mezhebe Caferiliğin de eklenmesi yönünde bir girişimde bulunuyor fakat Osmanlı Uleması bazı çekincelerden dolayı bunu kabul etmiyor. O dönem de en azından tabanda da hak arasında da Şiiler ve Sünniler arasında bir yumuşama bir halvet bir yakınlaşma oluşuyor.

İngiltere islam beldelerini işgale kalkıştığı zaman osmanlı topraklarını istila ettiği zaman bir çok yerde beklediğinden daha hızlı şekilde ilerledi. Osmanlılın en çok zarar gördüğü cephe hicaz bölgesindeki şimdiki vehhabilerin ecdatlarının ingilizlerle işbirliği yaptığı cephedir. Onların osmanlıya ihanet etmesi sonucunda çok kısa bir sürede bu günkü ırak topraklarından filistin topraklarından anadolunun iç bölgelerine kadar gelmişlerdir.

Kutul Amare zaferi Kürt ve Şiilerin desteğiyle kazanıldı

İngiliz işgallerinin sürdüğü yerlerden sadece birinde Osmanlı çok ciddi bir zafer kazanıyor ve ingilizler hiç beklemedikleri bir hezimet yaşıyorlar. Nedir o Kutul Amare savaşı, Kutul Amare savaşının sebeplerini araştırdığımız da Osmanlının tebası olmadıkları halde yani Türk ve Sunni olmadıkları halde oradaki Kürt ve Şiiler hem aşiret reisleriyle hem de ulemasıyla İngilizlere karşı Osmanlıya destek verdiler.

Müslümanlar mezhep ve ayrılıkları kenara koyarak İslam’ı ön plana çıkarınca kazandılar

Bir tek Kutul Amare’de bile olsa dayanışmanın birlik olmanın nasıl bir zafer ortaya çıkaracağı görüldü.

Bizler ne zaman Müslümanlar olarak kendi etnik ve mezhebi ayrılıklarımızı bir kenara koyarak İslam’ı ön plana çıkardık. Biz Müslümanız, karşımızdakiler de İslam düşmanıdır deyip kendi içimizdeki dayanışmayı sağladıysak Allah’ın yardımınıda yanımıza alarak düşmanımızı bütün gücüne kudretine rağmen mağlup edebildik.

Şii ve Sünni Ulema mezhepleri yakınlaştırmak için çalışmaya başladı

Düşman müslümanların en zayıf noktasının aralarındaki ihtilafları körüklemek olduğunu tespit etmiştir. Bunu gören alimler önlem almak için bir çaba içerisine girdiler. İlk defa henüz israil kurulmadan önce ama israilin ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde 1936-37 lerde Şii ulema öncülüğünde bir heyet Kahire’ye El-Ezher’e gidiyor.

Oradaki Ehli Sünnet Ulema ile Şii ve Sünni mezheplerini nasıl birbirine yakınlaştırabiliriz konusu üzerinde çalışmaya başladı. Sonuçta kitabımız bir, iman esaslarımız bir, bizim teferruatlarımız niye bizi birbirimizden ayırsın? Saldırı İslam’ın tamamına oluyor. Herhangi bir mezhep ayrımı yapmıyorlar. Bu beldelerde Caferi var, Şii var, Zeydi var hepimiz bu ingiliz işgalinden veya başka kafirlerin istilasından zarar görüyoruz. Peki bir araya gelmemizi engelleyen nedir? Konusu üzerinde çalıştılar ve bu çabalar semerelerini verdi. Heyetler her yıl bir araya gelerek kendi aşırılıklarını törpülediler.

“Ne Gulat Şiiler Ne Nasıbi Sünniler bakacağımız yer, İmam Caferi Sadık ve İmam Azam”

İki tarafın içinde de siyaseten bu işleri kullanmak için aşırılık yapanlar oldu. Mesela şiilerin aşırılarına Gulat şia deniliyor. Aynı zamanda Sünnilerin içinde de Nasıbi denilen, Yezidi haklı çıkaran, Kerbela’da Hz. Hüseyin’i suçlu gösteren aşırılarda vardı.

Halbu ki vasat olarak kitap ve sünneti ölçü aldığımızda ne Gulat Şii ne de Nasıbi Sünni. Gerçek anlamda Sünni ve Şii’yi tanımlayacaksak şuna bakmak lazım, İmamı Caferi Sadık ile İmam Azamı yan yana getirmemiz lazım. Bunlar birbirleriyle nasıl bir münasebet içinde olmuşlar. Bunların birbirine kini, düşmanlığı, aşağılaması ötekileştirmesi var mı? Yok.

Birinin imamı İmam Caferi Sadık bir diğerinin imamı İmamı Azam ise bunlar arasındaki ilişkelirin de bunlar üzerinden kurulması gerekir. Ama birileri kalkmış kendini imamı Azam’a nispet ederek, İmam’ın belki gördüğünde kapıdan kovacağı belki yüzüne bakmayacağı insanlar, kendilerini İmam Azam’a nispet ederek Şiilere saldırmışlar. Bu gün bunların uzantılarını görüyoruz. Örneğin Hz. Hüseyin’in haksız yere devlete baş kaldırdığını, devleti kutsayan bir yaklaşımla Hz. Hüseyini suçlayarak Yezit’i haklı çıkaran, hiçbir Sünni’nin içine sinmeyecek bu iddiaları ileri sürenler olduğu gibi, Şiilerin içinde de Hz. Aişe’ye, büyük imamlara dil uzatan insanlar olmuştur.

Fakat Mısır’da yapılan görüşmelerde şöyle bir sonuç ortaya çıktı. Ali Şiası ile Muhammedi Sünnet ve onlara bağlı olanlar arasında bir ihtilafın olma şansı ihtimali yoktur.

Ne Gulat’ı Şia nede Sünni Nevazib’leri

Bunun başarısızlığa uğramasının sebebi nedir? İki taraftan da aşırı olanlar, mantıklı, vasatı ve ortayı bulmaya çalışanların çabalarından rahatsız oluyorlar. Bu aşırılığı savunanlar dış desteklidirler. Bunu biliyoruz.

İngiltere’de Dünya’nın bir çok yerinde Gulat’ı Şia’nın, şia tekfircilerinin televizyonları var. Batı bunlara oluk oluk para akıtıyor. Bunlar gün aşırı, Allah Resulünün ashabına hakaret ediyorlar. Beri taraftan Nevazib dediğimiz, “bir şia askerini öldürmek 10 israil askerini öldürmekten daha sevaptır” diyen kendini Sünni olarak nitelendiren ve bütün Şiileri tekfir eden fakat Sünni olmadıkları halde kendilerini Sünniliğe nispet edenler var. Bunlar vahdet çalışmalarından çok rahatsız oldular.” şeklinde konuşmasına devam etti.  (Hürseda Haber)