Bütün olumsuz söylemlere ve hesapsız karalamalar rağmen yalnız Kürt halkının değil dindar Türkler dahil tüm Müslümanların iftiharla bahsettiği şahsiyetlerin en başından gelenlerden biridir, Şeyh Said...Gerek yaşamı, gerek kişiliği, gerek takvası, gerek cesareti ve gerekse mücadelesi ile eşsiz insanlardandır… Şeyh Said’i anlatmak gereksiz aslında, zira halkın hemen tümü için ne ifade ettiği malum. Özellikle de o günleri bizzat yaşamış olanlar için...
Neye mal olursa olsun,İslam’ın hükümlerinin kaldırılmasına karşı sessiz kalmamayı; zulme ve zalime karşı mücedeleyi,direnişi ceddinden bir miras olarak almıştı,... Hüseyin’den, Kerbela’dan…Dedesi Şeyh Haşim’den, Çılsıtun’dan (Kırkdirek)…
Tıpkı ceddi Hüseyin gibi, yenilgi ve şehadetin de en az kazanmak kadar başarılı olduğunu bize bu asırda yeniden öğretmiş yiğit bir müslümandır. Hazreti Hüseyin yenileceğini ve katledileceğini bile bile nasıl ölüme gittiyse, kendisi de aynı şekilde zaferin olmama ihtimalini bile bile ölüme gitmiştir. Çünkü, O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi. O, böylesi bir hayattansa ölümü kucaklamayı tercih ediyordu. Ondan önce ve ondan sonra ölümü tercih edenler gibi.
Bir Cuma hutbesinde serdettiği; "Allah için, halkımızı zulümden kurtarmak üzere ayağa kalktık. Niyetimizin sonunu getiremedik, iyi sonuç alamadık. Ama Allah nezdinde müsterihim. Eğer kıyamet günü Allah-u Teala bana; Niye kıyam ettin? diye sorarsa, O na; ‘Sorumluluğum vardı, halkıma karşı sorumluluğumu yerine getirmek için kıyam ettim’ diyeceğim. Eğer zulüm karşısında kıyam etmeseydim, Allah nezdinde bu halkın hakkı nedeniyle sorumlu olurdum. (...) Biz kaybettik ve zafere ulaşamadık. Fakat bu, haksız olduğumuz anlamına gelmez. Şimdilik başaramadık, ama mazlum ve haklıydık" sözleri, mazeret ardına sığınmayan kişiliğinin ve kendi nezdinde başarının ne demek olduğunun açık bir beyanıdır.
Şeyh Said, bize özellikle şunu öğretmiştir; Hüseyin gibi “kutsal devlet” anlayışının saçmalığını…Adil olmayan rejim ve yönetimlere karşı adı, ırkı ne olursa olsun isyanı başkaldırıyı”…
Dördüncü Murat Bağdat seferinden dönmektedir…Memlekette sigara ve içkiyi yasaklamasına rağmen, kendisi içki müptelası…Kürdistan’da yaşanan bazı sorunlardan dolayı bölgede bulunan tüm yönetici ve şeyhlerden biat almaktadır…Çoğunluk talebe olumlu cevap verirken, kimileri de olumsuz cevap vermektedir…Bunlardan biri de Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin Çılsıtun(Kırkdirek) köyünde yaşayan Şeyh Said’in babasının dedesi Şeyh Haşim’dır…Şeyh Haşim’ın bu talebe cevabı şu olur;
"Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!"
Bu söz ve bu duruş, nihayetinde büyük bir yıkım ve ölüm getirecektir. Canını kurtarabilen az sayıda kadın ve çocuk dışında Çılsıtun (Kırkdirek) başta olmak üzere civar köylerdeki hemen herkes katledilir, köyler yakılıp yıkılır, geriye kalanlar ise sürgün edilir…
Suçları ise bilindik… “Otorite”ye isyan, yönetimi ve bu yönetimin zulümvari uygulamalarını benimsememek ve gayri İslami uygulamaları onaylamamak…Cezası da kan, gözyaşı, katliam, sürgün, ve şehadet…
İlginçtir tarih yine tekerrür edecektir, tıpkı Kerbela ve Çılsıtun’da olduğu gibi…Bu sefer de yer, Diyarbakır başta olmak üzere bölgenin bir çok merkezi olacaktır…
İşte, böyle bir ceddin, böyle bir misyonun mirasçısıydı, Şeyh Said. Aslen, Bismil ilçesinin Çılsıtun (Kırkdirek) köyünden olan Şeyh Said’in dedeleri önce Palo’ya, son durak olarak ta Erzurum un Hınıs ilçesinin Kolhisar Köyü’ne yerleşmiştir.
Kurtuluş Savaşından sonraki yıllarda,Cumhuriyet kadroları önceki söylemleri bir kenara itip tüm politikalarını Kürt ve İslam düşmanlığı üzerine inşa etmekte ve bu düşüncelerini ilk etapta halktan gizlemekteydiler. Ama Şeyh Said durumun vehametinin farkındadır ve niyetlerinin ne olduğunu gayet iyi bilmektedir.
Şeyh Said’in Piran’da (Dicle) düğünde;
"Medreseler kapatıldı. Dini kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Din ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Din mektebleri Milli Eğitim e bağlandı. Küfür ve şirk hakim oldu. Topraklarımız işgal edildi. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimiz e dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim." sözleriyle dile getirdiği gibi yapılan son uygulamalar ise asıl kırılma noktasını oluşturacak ve iplerin tamamen kopmasına yol açacaktır.
Neticesinde, Şeyh Said bu andan itibaren Türklerle,daha doğrusu sistemle -zira Osmanlı/hilafet döneminde de yönetimdekiler Türktüler- bir bağlarının kalmadığını şu veciz sözlerle dile getiriyor; “Bizi Türklerle birlik kılan şeriat ve hilafetti. Türkler şeriatı yok sayıp hilafeti kaldırdıklarına göre artık bizi birbirimize bağlayan bir şey kalmamıştır.” Bu sözler aslında kıyamın da asıl gerekçesidir ve aynı zamanda birlikteliği sağlayan tek bağın da İslam olduğunun tescilidir.
Şeyh Said’in dünya varlığından yana bir sorunu yoktu. Varlıklı ve tüm bölgede nüfuzu olan bir aileye mensuptu. Kıyam etmek, bir çok riski beraberinde getirebilir tüm varlığı ve ailesi elinden gidebilirdi.
Önünde kıyam dışında dünyevi olarak cazip gelebilecek farklı seçenekler de vardı. Herşeyden el etek çeker, hiç bir siyasi işe karışmayıp sadece ilim ile uğraşabilirdi veya ailesinin nüfuzunun ve ticari bağlantılarının sağladığı imkanlarla nispeten daha güvenli görünen İran, Irak veya Suriye gibi ülkelere hicret edebilirdi. Zulme rıza gösterip susmayı da tercih edebilirdi. Yada daha kötüsü kendi çıkarlarını korumak için işbirliğine girebilirdi.
Ama,O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi.
Aynı zamanda önünde bir çok olumsuzluklar da vardı. Kürdistan topraklarında tek sesliliğin olmaması, Şeyh Said’in etkinliğinin belli bölgelerde olmasına karşın bölgenin tümünde olmaması, bölgede bulunan diğer Şeyh ve Ağaların çoğunun başına buyruk hareket etmesi; aşiretler arasında ki rekabet, çatışma, kan davaları ve kimi aşiretlerin Alevi olmalarından dolayı kıyama destek konusunda nasıl bir tavır takınacakları meçhuldü.Ki kıyam esnasında bir çok aşiret bu nedenlerden dolayı ya ihanet edecek, ya tarafsız kalacak yada sessizliğe bürünecekti. Ancak bu davranışları onların da kıyam bastırıldıktan sonra kurtuluşlarına vesile olmayacaktı. Kimi, “kendi halkına yaramayan bize hiç yaramaz”, düşüncesiyle yok edilmiş, kimi mallarına el konulmuş ve sürgün edilmiş, kimi de sürgünü kabul etmeyip silahla direnmeyi tercih etmiş ama yeterli güçleri olmadığından dolayı akibetleri çok hazin olmuştur.
Sıfırdan yetiştirilmiş, eğitilmiş insanların yokluğundan dolayı en ufak bir darbe, hile ve oyun ile karşılaşınca eğitimsiz halkın nasıl bir tavır takınacağı… tek tek, fert fert yerine toplu halde aşiret olarak yapılan katılımların en küçük bir sorunda yarın bir tek emirle toplu halde gidişlera dönebilme ihtimali de bir sorun olarak duruyordu. Zira Kürdistan toprakları bu tür durumlara ve sahnelere çok alışıktı. Birlik olamamanın, zafer elde edememenin önündeki en büyük engellerden biri de bu aşiret geleneğiydi. Belki de uzun zamandır devlet olamamanın verdiği bir sıkıntı olarak ta görülebilir. Bunun yanısıra birikimli kadroların azlığı kazanılacak bir zaferi de hedefsiz bir hale getirebilir ve arzu edilen netice elde edilemeyebilirdi.
Taa Emeviler döneminde İslam aleminin içine bir virüs gibi sokulan “Otorite”ye itaat anlayışını benimseyenlerin eleştirileri ve kıyama karşı nasıl bir tutum izleyecekleri... halk üzerindeki nüfuzlarından dolayı halkı ne derece etkileyecekleri de belirsizdi.
Yaşanan büyük savaşlar ve kıyamlardan dolayı zaten bir yılgınlık ve bezginlik içinde olan halka moral vermek, onları kıyamın başarıya ulaşacağına dair ikna etmeye çalışmak…düzenli bir ordunun yokluğu…gerek kıyam esnasında gerekse kıyamdan sonra herhangi bir dış desteğin olmama ihtimali de büyük bir sorun olarak duruyordu.
Ama, O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi.
Nitekim eşinin; “Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim namusumuzu kim koruyacak? Bizim namusumuzu hiç düşünmez misin?" serzenişine, Şeyh Said’in cevabı; “Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; “Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar.
Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!” oluyor.
Kardeşi Bahaddin Efendi’nin: “Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil,olgunlaşmamış. Birlik sağlanmadığından neticeye varılamaz.” serzenişine ise şöyle cevap verecektir.
“Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit düşeceksin.”
Eşinin ve kardeşinin ikazından anlaşılacağı gibi aslında onlar da hareketin başarılı olma şansını pek yüksek görmüyordular. Ama, O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi. Amaca ulaşılamayacaksa dahi o amaç uğruna ölmeyi göze alanlardan olacaktı.
Tabii şu bir hakikat ki, Şeyh Said salt “Kürt” kaygısıyla, yani ırk kaygısıyla yola çıkmış değildir. Asıl kaygısı İslam idi, “bizimle onlar arasında tek bağ İslam’dır(...)” sözlerinden rahatlıkla bu ayrıntıyı anlayabiliyoruz. Şayet ırkçı bir kaygı olsa idi şartların uygunluğundan dolayı daha erken davranması her açıdan daha mantıklı olurdu.
Ancak şunu da biliyordu ki o şartlarda Kürtlerden başka ona destek çıkacak değildir. Belki Kürdistan’ı istiyordu ancak sadece o toprakları alabileceğine inandığı içindi yoksa sadece Kürtleri kurtarmak için değildi. O topraklar Kürdistan olacaktı ancak sadece Kürtlerin değil, orada yaşayan herkesin olacaktı yani İslam’i bir Kürdistan olacaktı. Dolayısıyla Kürdistan çıkışlı hareketlerin de başarılı olabilmeleri için bu ince ayrıntıya dikkat etmeleri gerekir.
Bu sözlerden Kürt ile Türk’ü bir arada tutan tutkalın ne olduğunu da anlıyoruz. Yüzyıllardır bu tutkal sayesinde birlikteliğin olduğunu da. Aslında sadece Kürtler değil tüm milletleri bir arada tutan tutkal... Bu tutkal dışındaki konfederalizm, federalizm, demokratik cumhuriyette eşit vatandaşlık gibi söylemlerin hiçbirinin Kürt ile Türkü bir arada tutacak tutkal olmadığını anlıyoruz.Dolayısıyla Kürt ve Türk için çözüm arayanlar özellikle bu bağın tek bağlayıcı bağ olduğunu asla gözardı etmemelidirler.
Ne yazık ki, Kemalist sistem bu nadide insanın meziyetlerinin farkında olduğundan ve olgunlaşmış, planlı, düzenli bir hareketin kendileri açısından kötü neticeler verebileceğini tahmin ettiğinden dolayı hareketin öngörülenden önce patlak vermesi için uğraşmış ve bu planında da maalesef başarılı olmuştur.
Bunun yanısıra, gerek kıyam esnasında gerekse kıyamdan sonra hareketi bitirmek, desteksiz bırakmak ve tamamıyla yok etmek için kendince belirli bazı gerekçeler uydurmuştur. Batı ülkelerinin İslam’a karşı olan tutumlarını bildiği için ve bundan dolayı destek alacağını veya en azından eleştirilmeyeceğini bildiği için, dışarıya İslami; içeride ise İslami bir Hareket olduğunu ilan edince hareketin halkın teveccühünü kazanabilme tehlikesinden dolayı daha doğrusu Türklerin de destek verme riskini ortadan kaldırmak için dış destekli Kürt hareketi olarak tanıtmıştır.
Hakikatte, değil Şeyh Said kıyamı,Kürtlerin hiçbir kıyamında İngiliz veya dış güçlerin parmağı yoktur. Bu söylem, tüm karşı hareketleri dış bağlantılı olarak göstermeye çalışan sistemin tipik söylemlerinden biridir.
Çünkü Kemalist rejim, seksen kusür yıldır tüm imkanlarını seferber etmesine rağmen Şeyh Said’in İngilizler adına hareket ettiğine ve onlardan aktif destek aldığına dair hiçbir delil sunamamıştır. Dr. Yaşar Kalafat’ın isyan belirttiği gibi “ bu konuda çeşitli iddialar ortaya atılmışsa da İngiltere’nin isyandaki yeri hakkında belgelere dayalı kesin bilgiler ortaya konulamamaktadır.” (Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, s. 179) Katliamın baş mimarlarından İsmet İnönü de sonraki dönemlerde “Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır” itirafında bulunur. (İnönü, Hatıralar, 2. Kitap, s. 202)
Eğer, Şeyh Said İngilizlerle işbirliği yapmış olsaydı kesinlikle şu anda “ Doğu ve Güneydoğu” denilen bir bölge olmayacak asıl ismi olan “Kürdistan” olacaktı. Masabaşında cetvelle ülke sınırları belirleyen, her bir Arap kabilesine mükafat olarak bir ülke veren İngilizler’in o günün şartlarında bir Kürt devleti oluşturmaktan aciz olabileceğini kim iddia edebilir ki? Şeyh Mahmut Berzenci Kıyamı buna iyi bir örnektir. Zaten, Türkiye’nin buna direnecek gücü de yoktu. Kurtuluş savasında doğu illerinin kaç tanesinde sistemin askeri vardı ki? Hep halkın kendi gücü değil miydi savaşan?
Tam aksine, kıyamın bastırılması için Cumhuriyet kadroları, başta İngiltere olmak üzere Batı Devletlerinin desteğini almıştır ve bunun kanıtları da mevcuttur. İngilizlerin, Kürdistan’ın parçalanıp bölüştürülmesindeki etkinliği de dikkate alınırsa meseleyi kavramak daha kolaylaşacaktır.
Neden İngilizler böyle bir tutum izlemişler?
İngilizler başta olmak üzere Batı’nın Selahaddin-i Eyyubi’den kalma bir hınçla Kürtlerden alacakları vardı. Her milletin Türkleri terk etmelerine rağmen, Kürtlerin ümmetçi bir anlayışla Türklerle birlikte hareket etmelerinin bedelini de Kürtlere ödettirme hesabı içindeydiler. Ayrıca Kürdistan’ı dört parçaya bölme suretiyle Kürtleri sürekli bir tehdit aracı olarak kullanacak ve böylelikle he o ülkeleri kontrol altına almış olacak hem de Kürtlerin bir daha birlik olmamalarını sağlamış olacaktı. Hele ki petrol sahası üzerinde birleşik ve üstelik İslami bir yönetim Batı’nın asla arzulayacağı bir durum olamazdı. Haliyle, İslami bir Kürdistan yerine kendilerine daha yakın bir hayat süren Cumhuriyet kadrolarını destekleyecekti.
Velev ki, İngilizlerle bir işbirliği durumu olsa dahi kendileri İngilizlerle, Almanlarla ve Ruslarla işbirliği yapanların, Amerika’nın peşinde neredeyse asker göndermedikleri yer kalmayanların, böyle bir suçlamada bulunması ne kadar gerçekçi? Eğer suç ise evvela kendilerini neden suçlama ihtiyacı hissetmiyorlar?
Sonuçta hazırlıksız başlatılan isyan bastırılmış ve Hüseyin’in çağlardan beridir kül tutmaya yüz tutmuş mesajı bir kere daha gün yüzüne çıkmıştı. Bizlere de, ardında “Muhammed’in dini benim kanımla ayakta duracaksa, ey kılıçlar al canımı” diyen ceddi Hüseyin gibi, “Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur,muhakkak ki ölümüm Allah ve İslam/halk içindir." sözünü miras olarak bırakmıştır...



