Aksa Tufanı şehidlerimizin sırlarını yazmaya başlamıştık. Araya başka yazılar girdi. Fakat bu yazı silsilesine inşaallah devam edeceğiz.

Akıllara şöyle bir soru takılabilir: Sen, şehidlerin sırlarını nereden biliyorsun? Burada sır kelimesinden maksad, onları böylesine büyük adamlar ve şehidler yapan temel motivasyon ya da ilkedir. Sır kelimesi, bir nevi işin “püf noktası” anlamında kullanılmaktadır.

Bu temadaki ilk yazımızda üzerinde durduğumuz sır, temel ilke şuydu: “Kendini vazgeçilmez görmemek; yolu, kendisiyle değil Allah ile kaim görmek. Birçok şehidin sözlerinden bu sırla ilgili deliller getirmiştik. Bu yazı vesilesiyle ele alacağımız ikinci sır ise gerek kişisel hayatlarıyla gerekse verdikleri mücadelenin seyriyle alakalı olsun, şehidlerimizin, yaşadıkları olayları Kur’anî ve Nebevî çizgide okuyabilmeleridir. Ne demek istiyorum? Bu bağlamda Şehid Yahya Sinvar’ın hapisten dava arkadaşı Casir Bergusi’nin sözlerini inceleyelim.

Bergusi’ye şöyle soruyorlar: “Hamas'a, özellikle Sinvar'a, Gazze'yi hiçbir şey elde edemeden yok etti şeklinde suçlamalar yapanlar var. Bu iddialara ne cevap verirsiniz?” Bergusi’nin cevabı bize şehidlerin ikinci sırrını veriyor:

"Biz bu soruya peygamberlerin söyledikleriyle cevap veririz. Mesela, ateşe atılmadan önce Hz. İbrahim’e “Kendini tehlikeye mi attın?” diye sorsaydık, cevabı ne olurdu? Hz. Musa’ya sorsaydık; Firavun ordusuyla birlikte “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyordu, takipçileri ise “Yakalayacaklar bizi” diyordu. Oysa önünde deniz, arkasında Firavun’un ordusu vardı. Ama bir anda her şey değişti. Hz. Yusuf’a sorsaydık; zindana girdiğine pişman mısın? diye… Oysa o zindana gireceğini biliyordu, girdi ve bedel ödedi. Ama kısa bir süre sonra yer yüzünün hazinelerinin emanetçisi oldu. Peygamberlerin her biri bu tür imtihanlara tabi tutulmuştur."

Bergusi’nin, Yahya Sinvar’ın sahip olduğu perspektife ilişkin yaptığı bu açıklamanın neredeyse aynısını, Hizbullah’ın Özel Birliği Rıdvan Gücü’nün Şehid Komutanı İbrahim Akil söylüyor:

"…Hz. İbrahim’in 'Ya Rab, ateşe gidiyorum, beni bu ateşten kurtar’ diye dua ettiğini gördünüz mü? Hz. Zekeriya’yı ağaca koyup testereyle keserlerken bile… Bu örneklere baktığımızda, hiçbirinin 'Ya Rab, beni bu sınava sokma' demediğini görüyoruz. Aksine, dünya hayatının sırrı bu sınavlardadır. O yüce makama sahip olanlar öyle dua etmezlerdi.”

Sır diye boşuna demiyoruz. Çünkü onlarla bizim aramızdaki temel fark yukarıda ifade edilen cümlelerin ardında yatan perspektiften kaynaklanıyor. Onlar ve biz, aynı noktadan nazar edemiyoruz olaylara. Böyle olunca da farklı istikametlere gidiyoruz. Onlardan başka bizden başka sözler, ameller sadır oluyor. Fakat onların söz ve amellerine de özeniyoruz. İşte bu işin özenti boyutunda kalmaması için farklılığın nirengi noktalarını anlamak gerekiyor. Bu da işin püf noktasını anlamak sırrını çözmek oluyor.

Direniş önderlerinin, aziz şehidlerimizin nasıl düşündüğü, olaylara bakış açılarındaki temel noktanın ne olduğu üzerine tefekkür etmemiz gerekiyor. Çalışmamız, çalıştaylar, sempozyumlar düzenlememiz gerekiyor. Çünkü modern dünyanın malûlü olan bizlerin, bu perspektifi kavraması kolay değil. Öncelikle bu acı gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Akabinde samimiyet, ihlas ve gayretle çalışırsak her şeyin çehresi değişebilir inşallah.

Şehidlerimizin Kur’an-ı Kerîm ile ünsiyetlerinin çok üst düzey olduğunu biliyoruz. Muhammed Dayf’ın Kassam mücahitlerine Kur’an-ı Kerîm’i okuma ve anlama hususunda emirname çıkardığını biliyoruz. Kendisinin de çokça okuduğu ve kıssalar üzerinde çalıştığı biliniyor. Hizbullah’ın Genelkurmay Başkanı sayılabilecek Şehid Fuat Şükr’ün, Kur’an-ı Kerim’deki kıssalar üzerinde derinlemesine çalışmalar yürüttüğü ve toplantılar yaptığını biliyoruz. Yahya Sinvar’ın daha üniversitedeyken Yahudilerle ilgili ayetleri ezberlediğini, onlar üzerinde çalıştığını arkadaşları anlatıyor. Bu örnek listesi uzar gider.

Şehidlerimiz, yaşadıkları olayları Kur’anî ve Nebevî çizgide okuyabiliyorlar dedik. Casir Bergusi ve İbrahim Akil’in sözlerini yukarıda anlattık. Mesela bu bakış açısının karşısına “siyasi konjonktür, sosyo-ekonomik şartlar, uluslararası dengeler, ulusal çıkarlar” gibi kavramlarla ifade edilen nokta-i nazarlar koyulabilir. Bunlar mutlak yanlış değil elbette. Fakat bir Müslüman, olaylara nazar ederken, noktayı öncelikle bu kavramlara koyarak nazar edebilir mi? Meseleyi tam da buradan tartışmamız gerekiyor.(Ozan Soyer/İslami Analiz)