Yakıştırma bana ait değil: 2002 yılında Channel 4 News için yapılan bir araştırma, İngiliz halkının neredeyse yarısının, dönemin başbakanı Tony Blair’i George Bush’un “finosu” olarak gördüğünü ortaya koyuyordu. Öyle ki, ünlü İngiliz şarkıcı George Michael, “Shoot the Dog” şarkısının klibinde, şimdi sakıt başbakanı, Bush’un köpeği olarak hicvediyordu: Blair, “git getir” oyununu oynuyor ve Bush tarafından karnı okşanarak ödüllendiriliyordu.
Belki de Nelson Mandela, daha “ince” bir görüşle, Blair için “ABD Dışişleri Bakanı” diyordu. Atlantik’in iki yakasını birleştiren “özel ilişki”, tek dişi kalmış eski imparatorlukta tek taraflı bir münasebet olarak topa tutuluyordu.
***
Ne var ki, bu transatlantik özel ilişkinin “fino köpekliği” olarak damgalanması yeni değildi.
1983 yılında, bir İşçi Partisi milletvekili, ABD’nin Grenada’yı işgalinin ardından Margaret Thatcher’a “Reagan’ın kanişi” demişti. Benzer hakaretler arasında Birleşik Krallık’ın “ABD’nin uydu devleti” veya “Amerika’nın 51. eyaleti” olduğu iddiaları da yer alıyor.
Britanya’nın itaatkarlığı hakkındaki bu anlatılar Blair’in ilk yıllarında da devam ediyordu. Bunun önemli bir örneği, gelecekteki Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’un “Uncle Sam’s Patsy” (Sam Amca’nın Enayisi) başlıklı gazete makalesiydi.
Demek ki Hobsbawm’ın yakıştırması, deyim yerindeyse cuk oturmuştu. Tarihçi, içeride muhafazakâr Demir Leydi neoliberalizminin devamcısı olarak Blair’i topa tutuyordu ama Amerikan politikalarına ve jeopolitik çıkarlarına uyum söz konusu olduğunda da İşçi Partisi’nin hevesle sarıldığı bir Thatcherizm ile karşı karşıyaydık.
***
Kosova ve İrlanda sorunlarını çözen adam olarak övülüyor. Kosova’daki “çözüm”, Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanmasıydı. Blair, başbakan olarak 1999 yılında NATO’nun Kosova’yı işgalinin en güçlü destekçilerinden biriydi. Ünlü “Chicago nutku”nda, “şeytani diktatör” Slobodan Miloseviç’i “yatıştırma” politikasının sona erdiğini ve müdahale zamanının geldiğini ilan ediyordu. “Liberal müdahaleciliğin” ve Amerikan necon zihniyetinin müthiş bir yansıması olan bu konuşmada küreselleşme övgüsü ile Miloseviç-Saddam öcüsü sürekli dile getiriliyordu. NATO, güvenilirliğini sağlama almak için Kosova’ya müdahale etmeliydi; ulusal egemenliğe artık yeni bir gözle bakılmalıydı.
Geçen haziran ayında Priştine’de, Sırbistan’ın tanımadığı Kosova meclisinde yaptığı 25. yıl konuşmasında, bombardıman ve işgal konusunda hiçbir pişmanlık duymadığını iddia ediyordu. Irak fiyaskosu olmasa, Kosova’nın halaskarı olarak omuzlarda taşınması işten bile değildi: Bölgede, çocuklarına “Tonibler” ismini veren ebeveynler türemişti!
Dış politikada “zayıf” olmakla suçlanan İşçi Partisi geleneğini dönüştürüp şahinleşmek istediği öne sürülüyordu. Zaten 1999’daki Yugoslavya saldırısından önce, Aralık 1998’de Bill Clinton’ın Irak’taki Çöl Tilkisi operasyonuna da hevesle destek verecekti.
Üstelik biyografisini yazan Anthony Seldon’ın ve kitap için mülakat yaptığı Jonathan Powell’ın anlattıklarına inanacak olursak, Blair’in “mesyanik” ve “ahlaki” tutumunun arkasında dindarlığı büyük bir yer kaplıyordu: Başbakanın 1972 yılında Oxford’da hukuk okurken Anglikan Kilisesinde vaftiz edilmesinin “tüm hayatını etkilediği” ve görevinden ayrıldıktan sonra Katolikliğe geçmesinin oldukça yaygın bir şekilde “tahmin edildiği” ileri sürülüyor.
Jonathan Powell demişken… “Çatışma çözümü” diyorsanız, Blair ile birlikte eski-yeni devlet memuru onun adı yazılıyor. Nitekim Hayırlı Cuma Antlaşması’nı kotaran adam olarak bilinen Powell, İngiliz devletinin Suriye dosyasını yönettiği gibi, Gazze ve Filistin konusunda da belirleyici bir rol oynadı. Powell için ayrı ve ayrıntılı bir portre yazma görevi hâlâ bekliyor; ama geçerken hatırlatmak gerek: Geçen ağustos ayında Powell’ın hazırladığı 8 maddelik bir Filistin planının Londra’nın müttefikleri arasında “dolaştırıldığını” New York Times yazıyordu. Powell’ın planı dolaşıma sokmasından bir gün sonra, 22 Arap ülkesi, Macron ve Suudilerin ortaklaşa düzenlediği Birleşmiş Milletler konferansında, planın ana hedeflerini yansıtan bir bildirgeyi imzaladı. Bildirge, ne tesadüftür ki, Arap Birliği’nin Hamas’ın silahsızlandırılması ve Gazze’deki iktidarını bırakması yönündeki talebini ilk kez içeriyordu. Aynı tema, Blair’i kayyum olarak Gazze’deki “manda” yönetiminin başına geçiren Trump deklarasyonunda da baskındı. İki kafadar, yıllardan ve yollardan sonra, bir kez daha, bu kez farklı koşullarda, Anglo-Amerikan planlarını uygulamaya karar vermiş görünüyorlardı.
***
2003 yılında ABD öncülüğünde Irak’ın işgalinde, kitle imha silahları yalanını yayanlardan biriydi. Yıllar sonra ülkesinde yapılan bir soruşturmaya göre Tony Blair, 2003 savaşı öncesinde Irak’ın silah kapasitesine ilişkin istihbaratı “kötüye kullanmıştı” ama parlamentoyu kasten aldatmamıştı:
Başbakan kitle imha silahlarına ilişkin kanıtları “abartmıştı” ama kendisi ve diğerleri buna inanmışlardı.
2016’da yayınlanan Chilcot raporu, eski Irak lideri Saddam Hüseyin’in 2003 yılında ülkesinin işgal edildiği sırada “acil bir tehdit” oluşturmadığını ve savaşın “hatalı” istihbarat bilgilerine dayanılarak yürütüldüğünü ortaya koyuyordu. Blair kabinesinin işgal kararı “tatmin edici olmaktan uzak” koşullarda alınmıştı.
Kitle imha silahı yalanının etkilerini küçümsenmemeli. İşgalden önceki haftalarda Blair’in sergilediği ikna kabiliyeti, Union Jack etrafında kısmi bir birliktelik oluşmasına yol açmıştı. Savaşa destek, işgalin yapıldığı gün %38’den %53’e yükseldi ve ABD birlikleri Bağdat’a girdiğinde %66’ya çıktı.
İddialara göre, 28 Nisan 2003’te, Bağdat’ın düşmesinden sadece birkaç hafta sonra, ortak istihbarat komitesi başkanı John Scarlett, Tony Blair’in basın sekreteri Alastair Campbell’ın ofisine gidiyor ve panik içinde şunu soruyodu: “Saddam’ın kitle imha silahları programına dair kanıt bulamadığımız ortaya çıkarsa [vaziyetimiz] ne kadar müşkül olur?” Campbell, “Çok, çok, çok müşkül olur,” cevabını veriyordu.
***
Bir “mirası” varsa, Irak işgali onu yiyip bitirmişti. Geriye hiçbir şey bırakmayan mirasın içinde “Üçüncü Yol” kılıfındaki azgın neoliberalizm de vardı. İşçi Partisi’nin Üçüncü Yol’unun, Thatcherizmden milim sapmayan bir iç siyaset güttüğünü ileri sürenler vardı. Özelleştirmeler, piyasa hayranlığı, işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırganlık, finansal deregülasyon… Bunların hepsi Blair döneminde sürdürüldü. Britanya’da Thatcher döneminde hızla ilerleyen finansallaşma ve sanayisizleşme, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında İşçi Partisi hükümetinde aynen sürdürülüyordu.
Blair, Soğuk Savaş sonrası Britanya’sında 20. yüzyılı yok etme misyonunun taşıyıcısıydı. Üçüncü Yol’un “yeni” kapitalizmi, eskisini aratıyordu. Blair’in yanı sıra, okyanus ötesinde Bill Clinton, Kanal ötesinde ise Gerhard Schröder, yeni sosyal demokrasinin mirasyedi veletleri olarak kariyerlerini sonlandıracaklardı.
***
Clinton “hayır” işleriyle uğraşacak, Schröder ise ucuz Rusya gazının ateşiyle, Ukrayna savaşının ardından gözden düşene kadar cebini dolduracaktı.
Blair’e düşen rol ise, bizim gibi fanilerle dalga geçercesine, Orta Doğu Dörtlüsü’nün özel elçisi olarak atanarak, engin bilgilerini cinayeti işlediği yere dönerek diplomasi alanında sergileyecekti. Birleşmiş Milletler, AB, ABD ve Rusya’dan oluşan grup, “Filistin-İsrail meselesine” çözüm arayışının ürünüydü.
Blair’in o dönemki çılgın projelerinden Donald Trump ve Jared Kushner’in haberi var mıdır, bilmiyorum. Ama biliyorlarsa etkilenmişlerdir. 2008 yılında geliştirilen “Barış Vadisi” girişimi, İsrail-Ürdün sınırında yeni ekonomik bölgeler yaratarak Filistin ile İsrail arasında işbirliğini geliştirmeyi ve istihdam olanaklarını artırmayı hedefliyordu. O dönem Jerusalem Post, Alman, Japon ve Türk hükümetlerinin proje için yüz milyonlarca dolar toplamaya başladığını yazıyordu.
Bu girişimi desteklemek için Batı Şeria’da dört yer seçilmişti. Japonya’nın İsrail’deki büyükelçi yardımcısı eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e, agro-sanayi parkının inşası için Eriha’nın dış mahallelerinden bir yerin seçildiğini söylemişti. Post gazetesinin elde ettiği bir nota göre, Japon planlamacılar mal ve işçi hareketini koordine etmek için İsrailli güvenlik yetkilileriyle görüşmeler yapıyordu.
***
Gök kubbenin altında yeni hiçbir şey yok diyesi geliyor insanın. 2015’te Dörtlü’deki görevinden ayrılan Blair, düşünce kuruluşu işine girecek ve “barış” için seferber olacaktı.
“Tony Blair Institute for Global Change” (TBI) İran’ı tehdit olarak görürken, Filistin ile İsrail’in “yan yana” yaşayabileceği bir Orta Doğu için iki tarafla da görüşüyordu.
Peki bu “kâr amacı gütmeyen kuruluş” nereden fonlanıyordu? 2018’de TBI ilk kez Suudi Arabistan’dan ödeme aldığını kabul ediyordu. Riyad’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanlığı, Kanada hükümeti, bazı Afrika hükümetleri ve Ukraynalı bir milyarder tarafından kurulan Victor Pinchuk Vakfı da fonlayanlar arasındaydı. TBI, “küreselleşmenin azınlık için değil, çoğunluk için işe yaramasına yardımcı olmak” gibi ulvi bir görev bilinciyle hareket ettiğini söylüyordu.
Suudi bağışı, Guernsey’de kayıtlı Saudi Research & Marketing Group’un (SRMG) bir yan kuruluşu olan Media Investment Limited (MIL) adlı kuruluştan geliyordu. SRMG’nin başkanlığını, hâlâ kültür bakanı olan Prens Badr bin Abdullah bin Mohammed al Farhan yapıyordu. The Telegraph’a göre, MIL’den TBI’ya giden para, 2018 yılı itibariyle, 9 milyon sterlindi.
Aynı dönem Financial Times’ta yer alan habere göre Blair, zamanının %80’ini TBI’da geçiriyordu. Geçen sene Azerbaycan’da yapılan COP29 zirvesinde TBI önemli bir rol üstleniyordu: Azerbaycan heyetinde yer alan 12 kişi, Blair enstitüsünün ücretli eşlemanları olarak danışmanlık hizmeti veriyordu. Blair de Azerbaycan Ekoloji Bakanı Mukhtar Babayev ile Bakü’de “iklim eylemini görüşmek üzere” bir araya geliyordu.
Ama elbette eski başbakanın tek bir iş yapması düşünülemez: Ayrıca JPMorgan Uluslararası Konseyi ve Güney Gaz Koridoru boru hattı danışma kurulu başkanlığı da dahil olmak üzere birçok bol kazançlı iş de yapıyordu. Financial Times, engin bilgileriyle Blair’in yüksek ücretli konuşma etkinliklerinden ise “düzensiz gelir” elde ettiğini yazıyordu.
***
Kaderde, yaklaşık 80 yıl önce bölgeden ayrılan Britanya İmparatorluğunun enformel temsilcisi ve Amerikan kayyumu olarak Filistin’e dönmek de varmış. Manda ve himayenin, Filistin direnişini silahsızlandırmanın ve bölgeyi sermayenin yağmasına açmanın fiyakalı adı olarak Trump’ın seçtiği “Barış Kurulu”na liderlik edecek şimdi.
Blair, Başkan Trump’ın takdir ve tensipleriyle Gazze kayyumu olarak görev yapmaktan memnuniyet duyacağını söylüyordu. Açıklamasında Trump planına övgüler yağdırıyordu, herhalde “Barış Vadisi” girişiminin akim kalmasıbnın acısını da çıkarıyordu: Aslında Kushner-Blair planı diyebileceğimiz 20 maddelik deklarasyon kabul edilirse, ona göre savaşı sona erecek, Gazze’ye acil yardım girecek ve Filistin halkına “daha parlak ve daha iyi bir gelecek” şansı sunarken, bir yandan da İsrail’in “mutlak ve kalıcı güvenliğini” ve tüm rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacaktı.
İşte “cesur ve akıllı planı” Trump ortaya koymuştu ve bu plan, iki yıldır süren savaşı, sefaleti ve acıyı sona erdirmek için “bize en iyi şansı” sunuyordu.
En sonunda da Başkan Trump’a “liderliği, kararlılığı ve adanmışlığı için” teşekkür ediyordu.
Anglo-Amerikan emperyalizminin ve siyonizmin ateş gücünü, Silikon Vadisi’nin “akıllı şehir” fantezisini, bölgedeki işbirlikçi rejimlerin dualarını arkasına alan Blair, böylece kulaklarını indirip kuyruğunu kıstırarak ara verdiği Orta Doğu kariyerine, sömürgeci bir yediemin olarak kaldığı yerden devam ediyordu.(Emre Çete/Harici)



