Kısa bir süre önce, savaşın en büyük destekçisi ve silah tedarikçisi olan ABD, Gazze’de “Filistin-İsrail barışı”nı gerçekleştirdiğini ilan etti.
Gösterişli törenler, kameralara verilen gülümsemeler, beyaz masa örtüleri ve diplomatik nezaket...
“En kötü barış, en iyi savaştan iyidir” diyerek umutlanmak istedik. Ama barışın adı vardı, ruhu yoktu. Çünkü ortada cevapsız kalan çok fazla soru, görülmek istenmeyen çok fazla gerçek vardı.
İsrail yorgun, imajı yerle bir oldu
İsrail artık sadece savaşın değil, yorgunluğun da ülkesidir.
Yıllardır süren çatışmalar, hem halkını tüketti hem de dünya kamuoyunda bir zamanlar sahip olduğu “savunma hakkı” imajını tamamen yok etti.
İsrail markaları, küresel boykotlar yüzünden ciddi zarar gördü.
Ülke içinde korku, endişe ve güvensizlik hâkim.
Savaşta kaybedilen canları, sakat kalanları, göç eden milyonları gizlemeye çalışsalar da gerçek ortada: İsrail ağır bir toplumsal ve ahlaki bedel ödüyor.
Fakat bu bedel, onları durdurmaya yetmiyor. Çünkü rasyonel inançla değil, çıkarla yoğrulmuş bir sistemin içindeler.
Bozulmuş bir din anlayışı, artık Tevrat’tan çok menfaate hizmet ediyor.
Kendilerini “seçilmiş” sanan bu zihniyet, kötülüğü meşrulaştırıyor.
İbrahim Anlaşmaları: Barışın maskesi
Trump döneminde imzalanan İbrahim Anlaşmaları, İsrail’in Arap dünyasıyla “normalleşmesini” öngörüyordu.
2020’de Beyaz Saray’da imzalanan anlaşmalar, ABD’nin diplomatik başarısı olarak sunuldu.
Ancak bu sürecin arkasında ne barış vardı ne de karşılıklı güven...
Asıl amaç, İsrail’in bölgesel yalnızlığını kırmak ve ekonomik, askerî ve istihbarî alanlarda ona yeni alanlar açmaktı.
Anlaşmalar sayesinde İsrail, Arap ülkeleriyle diplomatik ilişkiler kurdu, ticaret hacmini katladı, Körfez sermayesine erişim kazandı.
Enerji, savunma ve teknoloji alanlarında ortaklıklar kuruldu.
Üstelik bu iş birliği, İran karşıtı bir cephe oluşturmanın da zemini oldu.
Kısacası İbrahim Anlaşmaları, İsrail’e meşruiyet, para ve istihbarat kazandırdı.
"Ama Filistin’e yalnızlık, çaresizlik ve derin bir ihanet hissi bıraktı."
Aksa Tufanı: Stratejik bir karşı duruştu
Tam da bu “normalleşme” havası yayılırken, 7 Ekim’de Aksa Tufanı patlak verdi.
Bu olay, İsrail’in beklemediği bir stratejik karşı duruştu.
Ne sadece bir saldırıydı, ne de hedefsiz bir öfke...
Bu, Filistin’in ve Arap halklarının “artık yeter” dediği bir uyanış anıydı.
Aksa Tufanı sonrasında, Arap yönetimleri İbrahim Anlaşmalarını rafa kaldırmak zorunda kaldı.
Sokaklardaki halk, diplomasi salonlarında gizlenen çıkar hesaplarını yerle bir etti.
Ancak perde arkasında çok daha büyük bir mesele vardı: Gazze doğalgazı.
Gazze’nin gasp edilen zenginliği
Gazze’nin 32 kilometre açığında, denizin altında devasa doğalgaz rezervleri bulunuyor.
Bu kaynaklar, Filistin halkının öz malı.
Ama bugün o gaz, ABD, İngiltere ve İsrail tarafından işletiliyor.
Trilyon dolarlık bu rezervlerin paylaşımı uğruna bölge yeniden ateşe atıldı.
7 Ekim’den hemen sonra ABD ve İngiltere, doğalgaz platformlarını korumak için bölgeye savaş filoları gönderdi.
İsrail’i yıllardır enerjiyle besleyen Azerbaycan’ın şirketi SOCAR, şimdi Gazze doğalgaz sahasında çıkarma ve pazarlama işine ortak edildi.
Mısır da bu enerji pastasından pay kapmanın peşinde.
Yani mesele sadece “barış” ya da “güvenlik” değil.
Asıl mesele, doğalgazın kime kalacağı meselesi.
Yeni bir cephe: İran
İbrahim Anlaşmaları’nın görünmeyen hedeflerinden biri de İran’dı.
ABD’li yetkililer bunu gizleme gereği duymadı bile.
“İran’a maksimum baskı” politikası bu anlaşmaların bir parçasıydı.
Bugün Suriye engeli aşıldı, Lübnan’daki Hizbullah zayıflatıldı.
Geriye sadece İran kaldı.
Ama kimse unutmamalı:
Bu kez karşılarında tünellerde direnen gençler değil, 90 milyonluk bir halk var.
Ambargolarla yıpratılmış olsa da, savaş deneyimi olan köklü bir devletle karşı karşıyalar.
İsrail’in gücü, adaletinden değil; haksızlık, gasp ve emperyalizme sadakatten besleniyor.
Bu yüzden o barış törenleri, aslında birer tiyatro sahnesi.
Gazze’deki çocukların gözyaşları kurumadan, imzalanan hiçbir anlaşma “barış” olamaz.
Dilerim ki, ABD öncülüğündeki bu emperyal oyun, İran cephesinde yeni bir savaşa dönüşmez.
Çünkü bu kez kayıplar sadece bir bölgenin değil, bütün insanlığın olacak.(Vedat Kahyalar/İslami Analiz)



