Türkiye kamuoyunda İran savaşı yoğun bir şekilde konuşulurken, bu gündeme dış politikadaki başka gelişmeler de eşlik ediyor. Türkiye, hem diğer NATO üyesi ülkelerden hem de Körfez ülkelerinden farklı olarak İran savaşında İran karşıtı bir pozisyon almadı, İran’ı suçlayıcı bir dil kullanmadı. Ancak sorumluluğu İsrail’e atarak hem ABD ve Trump’ı doğrudan savaşın sorumlusu olarak göstermekten kaçındı hem de Batı ile yeni bir entegrasyon anlamına gelecek kimi önemli adımlar attı.

Bu adımlardan ilki Türkiye’de ilk kez NATO bünyesinde bir çok uluslu kolordunun kurulması, ikincisi ise NATO ile doğrudan bağlantılı olmasa da Avrupa’nın Ukrayna’ya dair planları doğrultusunda İstanbul’da Uluslararası Görev Gücü’ne bağlı olarak bir Deniz Unsuru Komutanlığı kurulmasıydı.  

Peki Erdoğan yönetiminin hem Trump’ı kızdırmaktan kaçınmasının hem de Batı ile yeni ve çok daha derin bir entegrasyon anlamına gelecek bu adımları atmasının nedeni neydi? Bu adımlar Türkiye’nin ve Erdoğan’ın geleceği açısından ne anlama geliyordu? Bu yazı, bu sorulara yanıt vermeyi amaçlıyor.   

Kırılgan bir ekonomi ve Trump korkusu 

ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaş bölgesel olmanın ötesinde küresel etkiler yarattı, bunun en net şekilde gözlemlenebildiği yer ise ekonomi oldu. İran’ın emperyalist saldırganlığı durdurmak için sahaya sürdüğü Hürmüz Boğazı kozu, enerji üretimi, enerji arzı ve enerji fiyatları üzerinden küresel ekonomiyi sarsmayı hedefliyordu ve bu koz işe yaradı. Hürmüz kozuna Körfez ülkelerindeki enerji tesislerinin vurulması da eklenince, doğalgaz ve petrol fiyatları hızla yükseldi ve bu da küresel ölçekte enflasyonist bir eğilimi tetikledi, tedarik zincirleri üzerinde ciddi bir tahribat yarattı. 

Uzmanların bildirdiğine göre İran’a yönelik savaşın dünya ekonomisi üzerindeki etkisi 1973 petrol krizinden bile daha büyük ve daha olumsuz olacak ve elbette ki kimi ülkeler, özellikle Türkiye gibi enerji ithalatçısı ve kırılgan bir ekonomiye sahip ülkeler bu savaştan çok daha derin bir şekilde etkilenecekler. Bunun böyle olduğu, savaşla birlikte Türkiye’nin Merkez Bankası’nın rezervlerindeki azalışa bakılarak kolaylıkla görülebilir.

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye medyası yoğun bir şekilde Merkez Bankası rezervlerindeki dramatik düşüşü tartıştı. Savaşla birlikte Türkiye’den hızlı bir sıcak para çıkışı olmuş, Merkez Bankası da döviz talebinin bir kur şoku yaratmaması için elindeki altınların bir bölümünü bozdurarak döviz satın almış, o dövizlerin bir bölümünü de piyasaya vermişti.

Türkiye’deki eleştirel iktisatçılar, Merkez Bankası’nın sattığı altın miktarının 50 tona yaklaştığını ve bunun altın rezervlerinde 17 Ağustos 2018’den beri en büyük düşüş anlamına geldiğini yazdılar.

Peki 17 Ağustos 2018’te ne olmuştu? Benim gibi eleştirel siyaset bilimciler de o gün ABD Başkanı Trump’ın sosyal medyadan yaptığı bir paylaşımı hatırlattılar.

ABD’li bir Evanjelik rahip olan Andrew Brunson, Türkiye’deki 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi nedeniyle tutuklanmıştı ve Trump seçim kampanyasında Brunson’ın serbest kalacağı yönünde bir vaatte bulunmuştu. Brunson’ın yargılanma süreci devam ederken Trump bir sosyal medya paylaşımı yaptı ve rahibin serbest bırakılmaması durumunda Türkiye ekonomisini yıkacağını söyledi. Aynı gün Türk Lirası dolar karşısında hızla değer kaybetti ve Türkiye son yılların en büyük döviz şokunu yaşadı. 

İşte bu hadiseden yaklaşık 8 yıl sonra, Merkez Bankası yeni bir kur şoku yaşanmasını engellemek için çeşitli adımlar atmak ve tonlarca altın satmak zorunda kalmıştı ama “alınan tedbirler” sadece bununla sınırlı değildi. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, anlaşamadığı Biden’ın gitmesinden ve Trump’ın yeniden iş başına gelmesinden son derece memnundu ve şimdi Trump’ın ilk döneminden farklı olarak, onu kızdıracak hiçbir şey yapmayacaktı.

Sahiden de Türkiye siyasetini yakından takip eden herkesin kolaylıkla gözlemleyebileceği gibi hem Erdoğan hem de hükümet yetkilileri, İran savaşı başladığından beri ABD’nin ve Trump’ın savaştaki rolünden neredeyse hiç bahsetmediler ve savaşın esas sorumlusu olarak hep İsrail’i işaret ettiler. Erdoğan parlamentoda en son yaptığı açıklamada bir kez daha İsrail’den söz ederek “kimin bu savaştan rant devşirdiği ortaya çıkmıştır" dedi. Buna göre savaşı başlatan da ABD ve Trump’ın savaşa girmesini sağlayan da İsrail ve Netanyahu yönetimiydi, dolayısıyla savaşın bitmesi için İsrail’in durdurulması gerekiyordu. 

Ancak Türkiye ve İsrail’in bugünkü karşılıklı konumlanışlarını bir tür pragmatizm olarak görmek en doğrusu olur. Her ikisi de Atlantik ittifakının parçası olan bu iki ülkenin kısa vadede savaşa tutuşması ihtimali son derece zayıftır. Netanyahu ve Erdoğan yönetiminin yaptıkları çıkışlar daha çok iç politikayı domine etme ve kendi tabanlarını tutabilme istekleriyle ilgilidir. 

Erdoğan’ın ve hükümetin Trump karşısındaki sessizliği de şaşırtıcı değil. Erdoğan, 2023 seçimlerini bir kez daha kazandıktan sonra neo-liberal iktisat anlayışının Türkiye’deki temsilcilerinden Mehmet Şimşek’i ekonominin başına getirmiş, Şimşek de enflasyonu düşürmeyi hedefleyen bir istikrar programını devreye sokmuştu. Bu programın işleyebilmesinin öncelikli koşulu ABD ve Avrupa ile iyi geçinmek ve Batı fonlarının Türkiye’ye girmesini sağlamaktı. Böylece döviz kuru stabil kalabilecek ve enflasyon da düşürülebilecekti.

İçeride güç yitimi, dışarıda meşruiyet arayışı 

Ancak mesele tek başına ekonomi değildi; İçeride giderek kitle desteğini yitirmekte ve bir hegemonya bunalımı yaşamakta olan Erdoğan, iktidarını devam ettirebilmek için Batı’nın, özellikle de Trump’ın desteğini almaya yöneldi. Bu süreçte daha önce Rusya’dan alınan S-400 füze sistemleri gündemden kaldırıldı, Türkiye bu füzelerin alınması nedeniyle F-35 programından çıkartılmıştı ve programa dönüş için girişimler başladı.

Suriye’de Esad’ın düşmesi sonrası Türkiye Colani’nin hamiliğine ve ABD’nin taşeronluğuna aday oldu, Trump da Erdoğan’a Suriye’de alan açtı ve böylece ilişkilerde belli bir noktaya gelindi. Öyle ki Trump’ın atadığı ABD Büyükelçisi Tom Barrack Erdoğan iktidarı için “bizden meşruiyet istiyorlar ve biz de onlara istedikleri meşruiyeti vereceğiz” dedi. Trump da çoğu kez Erdoğan’ı övdü ve onunla iyi geçinmek istediği yönünde açıklamalar yaptı. 

Erdoğan yönetimi aynı şekilde, ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerin gerileyişine paralel bir şekilde Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinin bir parçası olmayı da hedef olarak belirledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, son zamanlarda düzenli olarak buna vurgu yapıyor ve sıkça “Avrupa güvenlik mimarisi yeniden şekillendirilecekse bu, Türkiye olmadan mümkün değil. Altı çizilmesi gereken bir başka nokta da, Türkiye'yi dışlayan, Türkiye gibi bir askeri gücü dışlayan bir güvenlik mimarisi yaklaşımının çok gerçekçi olmayacağıdır” şeklinde açıklamalarda bulunuyor. Bu kapsamda Türkiye hem NATO içerisindeki etkinliğini artırmaya çalıştı hem de ABD’siz ya da ABD etkisinin zayıfladığı bir Avrupa güvenlik aygıtının inşasına her türlü desteği vereceğini gösterdi. İngiltere, Almanya ve Fransa da Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğine yapabileceği katkıyı önemsediklerini bu süreçte ortaya koydular.

Bu açıdan ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının ardından gelen İran misillemelerinde Türkiye’yi hedef aldığı iddia edilen ‘füze atışları’ dikkate değer. Mart başlarında dört vakada Milli Savunma Bakanlığı, Tahran’a sert söylemlerden kaçınan ancak Türkiye’nin “Doğu Akdeniz’deki NATO varlığı tarafından korunduğunu” vurgulayan açıklamalar yaptı. Türkiye kamuoyunda füzelerin hava sahasının dışında, uzay alanında vurulduğu, Kıbrıs’ı hedeflediği tartışıldı ve ‘sahte bayrak’ algısı öne çıktı. İran ile yapılan temaslarda ‘ortak komisyon kurulması’ kararlaştırıldı.

Ancak hemen ardından Türkiye-Batı eksenini güçlendiren gelişmeler dikkat çekti. Bunlardan ilki Türkiye’nin İncirlik Üssü’nün de bulunduğu Adana şehrinde NATO’ya bağlı yeni bir çok uluslu kolordu kurulması projesi, diğeri ise NATO bünyesinde olmamakla birlikte uluslararası nitelik taşıyan ve İstanbul’da kurulacak Deniz Unsuru Komutanlığı’ydı. 

1952’den beri NATO üyesi olan ve etkili bir rol oynayan Türkiye’de yönetici sınıflar NATO’yu Batı ile ilişkilerde hep bir çıpa olarak gördüler. NATO Batı ile entegrasyon için en elverişli araçtı. Şimdi Adana’da kurulacak çok uluslu kolordu ile bu entegrasyonun daha da derinleştirilmesinin hedeflendiği anlaşılıyor. Kolordularda 20 bin ila 80 bin arası asker bulundurulduğu göz önüne alındığında, bu Türkiye tarihinde ilk kez binlerce yabancı ülke askerinin ülke topraklarında konuşlanması anlamına geliyor.

Dahası, kurulacak kolordunun esas hedefinin Rusya olacağı anlaşılıyor ve bunun uzun vadede Türkiye’nin yanı başındaki komşusuyla ilişkileri üzerinde olumsuz bir etki yaratması kaçınılmaz görünüyor. Bu yılki NATO zirvesi Temmuz ayında Türkiye’de toplanacak ve anlaşılan o ki zirvede alınacak kararlar Türkiye’nin NATO içerisindeki yeri ve önemi açısından ciddi ölçüde belirleyici olacak, bize geleceğe dair ipuçları verecek.

İstanbul’da kurulacak olan Deniz Unsur Komutanlığı bir NATO girişimi değil ama NATO’dan ayrı ele almak da zor. Ocak 2026’da İngiltere Başbakanı Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Ukrayna’da 100 bin kişilik uluslararası bir görev gücü kurulması konusunda niyet beyanı imzalamışlardı. Macron da Paris’te yapılan toplantı sonrası “Türkiye’nin deniz alanındaki katkılarını özellikle takdir etmek istiyorum. Sorumluluk almaya hazır olduklarını ifade ettiler” demişti. İşte Deniz Unsur Komutanlığı’nın bu anlaşmanın bir parçası olduğu ve kurulacak komutanlığın da Avrupa’nın Rusya karşıtı bir pozisyonda Karadeniz’e girme arayışı anlamına geldiğini söylemek mümkün.

Bu iki gelişmeye bir de Türkiye’nin Trump’ın Gazze için kurduğu ve bir tür “alternatif Birleşmiş Milletler” olma iddiasındaki Gazze Barış Kurulu’na üye olması ve Hamas’ın silahsızlandırması için oynadığı rolü ekleyince tablonun askeri boyutu tamamlanıyor.

Türkiye yönetici sınıfı ve Erdoğan iktidarı, askeri düzlemdeki uluslararası ittifaklar üzerinden ABD ve Avrupa ile yeni bir pazarlık düzleminde buluşmaya çalışıyor, bunun karşılığında ise kendi siyasi ikbaline ve bekasına destek talep ediyor.

Derinleşen bağımlılık: Bundan sonra ne olur? 

Resmi tamamlayabilmek için askeri boyutun ötesine geçip bir kez daha ekonomi-politiğe odaklanmak gerekiyor. Türkiye ekonomisi finans sektörüyle, ihracatı ve ithalatıyla, borçlanma mekanizmalarıyla, fon ve sıcak para girişleriyle bütünüyle uluslararası kapitalizme bağımlı bir karakter taşıyor. Son 25 yılda bunu azaltmak ve daha bağımsız bir ekonomi modeli kurmak için herhangi bir girişimde bulunulmadı, Türkiye ciddi bir sanayileşme ve kalkınma yoluna giremedi.

İşte bugün bunu telafi etmek için, Türkiye uluslararası sermaye açısından ucuz ve güvencesiz iş gücü cenneti haline getirilmek isteniyor, sendikal mücadeleler bastırılıyor, şirketlere maden arama imtiyazları veriliyor, yeni enerji nakil hatları projeleri hazırlanıyor. Yani Türkiye’yi yönetenler, Türkiye’yi ekonominden güvenliğe, emperyalizme daha fazla entegre etmeyi hem kendilerinin hem Türkiye’nin geleceği açısından en makul yöntem olarak görüyorlar.

Şu an ekonomik kriz nedeniyle toplumun geniş kesimlerinde iktidara yönelik ciddi bir tepki var ve muhalefet de erken seçim çağrılarını giderek daha güçlü bir şekilde yapmaya başladı. Ancak iktidarın içeride ve dışarıda izlediği politikalara sahici bir alternatif sunarak halkın umudu haline gelmeyi başarabildikleri söylenemez. İktidar da bu süreçte kendi yönetme krizini çözmek için muhalefet üzerindeki baskılarını artırıyor ve Türkiye’yi fiilen seçimsiz bir ülke haline getirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de hem ABD’nin hem Avrupa’nın desteğini kazanmak istiyor, Batı ile yeni pazarlıklar yürütüyor, iktidarının devamının Batı’nın çıkarları açısından önemli olduğunu gösterecek adımlar atıyor.

Dolayısıyla Türkiye çoklu bir kriz konjonktüründen geçiyor ve henüz kimse bu krizin nereye evrileceğini tahmin edemiyor. Önümüzdeki dönemde tarafların yapacağı hamleler bize gidişata doğru bir fikir verebilir ama kesin bir şey söylemek için henüz erken.(Fatih Yaşlı/The Cradle)

 

Not: Bu makalede ifade edilen bazı görüşler Hürseda Haber'in yayın politikasını yansıtmayabilir.