Libya’daki durum geçmişteki on yıl süren İran-Irak savaşına döndü. Bir gün isyancılar, insansız uçaklar ve NATO bombardımanı eşliğinde biraz ilerliyor. Ertesi gün Kaddafi güçleri kaybettiklerini geri alıyor. Arada olup biten masum sivillere oluyor.
İsyancılar bütün Batı desteğine rağmen örgütlenip, ciddî bir ilerleme kaydedemiyor. Ailesi kaçtı, oğlu torunları öldü, kendisinin nerede olduğu belli değil denilen Kaddafi ise hâlâ ordusuna hakim. Askerî birlikleri geleceği karanlık olan bir liderin emriyle, kendi halkına karşı savaşacak kadar ona sadık.
Artık NATO operasyonlarının, “Biz bu savaşa niye başlamıştık?” sorularıyla sorgulanır hale geldiği görülüyor. İngilizler 1 milyar sterlin harcadık diye yakınıyor. Amerikalılar “Niye hâlâ sürüyor bu savaş?” diye soruyor. BM Güvenlik Konseyinin sivillerin korunması maksatlı askerî müdahale kararının sınırları çoktan aşıldı.
Amerikalılar şimdi bu savaşa Amerika’nın katılımının hukuka uygunluğunu tartışıyor. Zira 1973 tarihli Savaş Yetkileri Yasasına göre Amerikan yönetimi 60 günden fazla süreli hiçbir askerî operasyonu Kongre’nin onayı olmaksızın yapamaz. Ama bu savaş çoktan sözkonusu süreyi aştı ve halen Kongre’den alınmış bir yetki yok. Ancak Amerikan Yönetimi için bunun bir önemi de yok.
Öbür yandan askerî uzmanlar NATO’nun Libya’daki operasyonunun strateji mantığına uymadığını, ülke tamamen bir anarşiye düşmeden yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar.
Artık bütün dünya şunu biliyor: Bu harekât BM Güvenlik Konseyi kararına uygun olarak sivillerin korunmasını amaçlayan bir harekât değil, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi ve rejimin değiştirilmesini amaçlayan siyasal hedefleri olan bir harekâttır. Bu tür harekâtların ortak kaderi, bu operasyonu da bekliyor: Gittikçe daha derinleşme ve yayılma. Tıpkı bataklıkta her kıpırdayışın biraz daha batmayı sonuç vermesi gibi.
Peki bu durumda bu operasyon meşrû sayılabilir mi?
Elbette hayır. Eğer devam edeceklerse, niyetlerini açıkça ortaya koyan yeni bir Güvenlik Konseyi kararına ihtiyaçları var. Tabi bu durumda devreye lojistiği de içeren kara harekâtı girecek. İşin acı tarafı böyle bir durumda da, hedef Kaddafi’yi devirmek olacağı için, sonrasında ne olacağı ile –petrol anlaşmaları hariç- pek ilgilenilmeyecek.
Elbette Irak örneğinde görüldüğü gibi, yoğun bir askerî yığınakla ve ezici bir güçle böylesine konvansiyonel bir savaşta üstünlüğü ele geçirmek mümkün. Ancak Libya için önemli olan başarılı ve kalıcı bir barışı ve siyasal istikrarı sağlayabilmek. Eminiz ki, Kaddafi’yi bir an önce tahtından indirmeye odaklanan koalisyon güçleri, bu aşamayı hiç düşünmüyor.
Ama bu operasyona sırf çıkarları için katılanlar dışındaki ülkelerin bunu düşünmesi gerek. Operasyonu ABD-İngiltere-Fransa üçlüsünün güdümünden çıkarıp, NATO yönetimine sokmayı başaran Türkiye’yi şimdi bu yeni görev bekliyor: Kara harekâtına asla izin vermemek. Bunun için çıkarılmak istenecek BM Güvenlik Konseyi kararlarını engellemek. Bu arada diğer İslâm ülkeleriyle birlikte Kaddafi’yi bir an önce yönetimi terk etmeye ikna etmek.
Kolay bir misyon mu?
Elbette hayır. Ama yapmak yıkmaktan her zaman zordur. O yüzden de fazilet onu başarmaktadır. Bunu oradaki masumlara borçluyuz.
(Yeni Asya)