"Biz devletin fitnesinden korkuyoruz!" dedi, PKK nın dağ kadrosunda bulunmuş ve bir süre hapis yattıktan sonra tahliye edilmiş vatandaşlarımızdan birisi. İrkildim.

Tam da hukuk devletinden, sosyal devletten, demokratik açılımlardan bahsederken, tarafların birinin ağzından çıkan "Devletin fitnesi" şoke edici bir darbe gibi indi...

Sonra yine aynı bölgede yaşananlara dair Doğruhaber ve Mustazaf-Der i temsil eden iki kişiyi dinledim. Dinî inançlarını yaşamaktan başka bir gayeleri asla bulunmadığı halde, PKK ve bazı devlet görevlilerinin tazyikiyle başlayan terörize edilme sürecini ve Hizbullah olaylarını anlattılar. Talep onlardan gelmişti. Kendilerini anlatma ihtiyacı hissediyorlardı. Teröre karşı olduklarını ısrarla vurguluyorlardı. Sordum onlara: İçinizden birileri ya da sizin adınızı kullanan başkaları yeniden teröre bulaşırsa siz de bizim gibi "vahşet" başlığını atar mısınız? Tereddüt etmeden "evet" dediler.

Galiba yüz hatlarımdan ikna olmadığım anlaşılıyordu ki; şöyle devam ettiler: "AKP ve Gülen i bitirme planı" deşifre olmayıp da uygulansaydı durum nasıl olurdu? İlginç bir noktaya parmak basmışlardı. Gerçekten de o plan -Allah korusun- kusursuz olarak uygulanabilseydi neler olurdu?

Kusursuz olarak diyorum; çünkü özellikle Erzincan da yaşananlar planın uygulanmakta olduğunu ispatlıyordu. Ama Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, ısrarla böyle bir şey olmadığını söylüyor, belgeye "kâğıt parçası" diyordu. Islak imzalı nüsha ortaya çıktığı ve Adli Tıp tarafından tescillendiği halde hiçbir icraat yoktu! Bazıları da şöyle diyordu: Böyle şeyler kâğıda dökülüp imzalanır mı hiç? Yani, "olmaz" değil; "kâğıda dökülmez"!

Balyoz planı ortaya çıkınca anlaşıldı ki, sonuç çantada keklik gibi görülünce pervasızlık öyle bir dereceye ulaşıyor ki, yüzden fazla insan bir arada, darbe planlarını tartışabiliyor. Değil kâğıda dökmek, bantlara da kaydediliyor!

İlker Başbuğ, "Vicdansızlara soruyorum. Allah Allah diyerek düşmana hücum eden asker, hiç Allah ın evine saldırır mı?" diyor. İlker Bey de bilir ki, düşmana hücum ettirir gibi, askerî camilere saldırtmayı hiç kimse aklından bile geçiremez. Ama camide bomba patlatıp, suçluyu cami cemaatinin içinden çıkartmayı becerebilecek kadar dessas tipler vardır. Bunlar şeytana pabucunu ters giydirirler. Bir defasında uzun yıllar MİT ve MGK nın psikolojik harekât bölümünde çalışmış ve oradan emekli olmuş bir kurmay subaya, TSK nın yaptığı bazı şeyleri bir türlü anlayamadığımı söyledim. O da bana, "Bunların hepsi psikolojik harekâtın sonuçlarıdır." dedi. Şaşırmıştım. "Bu ülkede koskoca TSK yı istediği sonuca yönlendirebilecek ve sonuç alabilecek boyutta psikolojik harekât yapılabilir mi?" dedim. Güldü. "Elbette" dedi. Ona göre yabancı devletler bunu mütemadiyen yapıyordu ve bu, çok normaldi. Ama ben bu konuyu hâlâ anlamadım! Türkiye, yol geçen hanı mı?

Bir tarafta askerimiz canını ortaya koyarak terörle mücadele ediyor. Dağ-bayır geziyor. Mayınlara basarak şehit oluyor. Arkadan, yine devlet görevlisi olduğu söylenen birileri insanlarımızı terörize ediyor. Anlaşılır gibi değil. Daha da acayibi, terörle mücadele için dağlarda geceleyen üst düzey komutanlar, TSK nın yıpranmaması için bu tipleri korumak zorunda kalıyor! Mesela, seferberlikçi iki üst rütbeli subay, Bülent Arınç Bey in evini gözetlerken yakalanıyor; üstlerinden, başka bakanların da ev adresleri çıkıyor.

Erzincan ve Çukurambar da neler olduğu Başbuğ tarafından biliniyor mu, bilinmiyor mu? Asıl problem burada. Eğer bilinmiyorsa işte o zaman psikolojik harekâtçı subayın dediği de, PKK militanının dediği de, Doğruhaber ve Mustazaf-Der temsilcilerinin dediği de tam yerine oturuyor. Fitne devletin içinden çıkıp, insanımızı ezerek ilerliyor ve dönüp, devletin başını kemiriyor!..

Şimdi PKK, 15 Şubat-21 Mart arasında eylem yapacağını açıkladı. Muhtemel hedefler arasında bölge halkını şefkatle kucaklayıp, yaraları sarmak isteyen gönüllülerin de olabileceği iddia ediliyor! Büyük bir fitne işareti bu ve acaba bu fitnenin neresi devletin içinde?

Hamdullah Öztürk