Bu başlığı saygıdeğer Hocam Mustafa İSLAMOĞLU’ nun ‘’ÜÇ MUHAMMED’’ kitabı ve Bir hutbesinde dinlediğim ‘’ÜÇ BEDİÜZZAMAN’’ konulu hutbesinden esinlenerek attım.
Gerçekten güzel bir şekilde araştırıldığında: İKİ ŞEYH SAİD biyografini bulacağız ve aynen ayaklanmasında olduğu gibi iki görüşün olduğunu göreceğiz.

1.Görüş:
Kürt Ulusalcılar Şeyh Said ayaklanması’nın tamamen Kürtçü ve Ulusalcı değerlere dayanarak yapıldığını söylemektedirler. Kürt ulusalcıların temel dayanakları; Atatürk’ün daha Diyarbakır’da 2. Ordu komutanı iken kurtuluş savaşının zemininin hazırlığını yaptığı sırada Cemilê Çeto gibi Diyarbakır eşraflarına verdiği vaatlerini (kurtuluş savaşının kazanılması halinde Kürtlere verilecek eyalet sistemi, kendi dillerinde eğitim hakkı gibi şu andada çok konuşulan herkesin bildiği haklar.) tutmaması. Kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra bu hakları anayasaının değiştirilemez maddeleri olan; tek dil, tek devlet, tek millet ve tek bayrak gibi maddelere gömmesi bu ayaklanmanın temel eksenini belirlemiştir.

2. Görüş
İslami düşünce çizgisindeki Kürtler Şeyh Said ayaklanmasının en temel sebebi İslam dininin temel kurallarının çiğnenmesi, Sultan Abdulmecid’in sürgüne gönderilmesi, Takkiye ve zaviyelerin üstündeki baskıların artması, şapka ve harf inklabının çıkarılması, Atatürk’ün Din’in ve İman’ın yerini alabilecek İlke ve İnklabların çıkarılması bu ayaklanma zemini sağlayan unsurlardır. Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı öncesinde, büyük din alimlerini toplayıp yeni yapısının sunumu sırasında söyledikleri anayasamız Kur’an olacak, Halifelik kesinlikle korunacak, Takkiye ve Zaviyelerde iyileşmeler olacak ve kanunların şeriat olacağı yönündeki taahhütlerinin yerine getirilmemesi ayaklanmaya büyük ölçüde zemin hazırlayan diğer unsurlardır. Çünkü: Mustafa Kemal Osmanlı Halkının Dinine ve Halifeliğe bütün ruhlarıyla bağlı olduklarını çok iyi biliyordu. Ayrıca Mustafa Kemal’in sadece komutan değil, bir de iyi bir politikacı da olduğu bilinmelidir.

İki görüşünde ayaklanmaya sebep teşkil edebilecek konular hakkında doğruluğu kesindir. Çünkü; iki görüşünde tarihin ara sayfalarında kaybolmuş bir çok belge ve kaynaklarla sabittir.

Ama : 2. görüşün mahkeme kayıtlarında geçen konuşma zabıtlarıyla ve çıkardığı fetvalarla doğruluğu kesin ve mutlaktır. Bu görüşü bir belge de sunarak sabitliyebiliriz.

4 Ocak 1925 tarihinde Şuşar’ın Gökoğlan bucağının Kırıkhan köyünde kendisini ziyarete gelen bölge eşrafıyla bir toplantı yapar ve Arapça olarak aşağıdaki fetvayı kaleme alır.

‘’ Kurulduğu günden beri din-i mübin-i Ahmedi’nin temellerini yıkamaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kur’an ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygeamberi inkar ettikleri ve halife-i İslam’ı sürdükleri için gayrı meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün Müslümanlar üzerine farz olduğunu, Cumhuriyet’in başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriat-ı gara-yı Ahmediyye’ye göre helal olduğu’…

Şeyh Said, bu fetvayı bitirdikten sonra meclise dönerek , ‘dinsiz yönetimin’ varlığına karşı yapılacak bu cihadın Saadet Asr’ında yapılmış gazalardan daha önemli ve ecirli, cennetin cihad ve şehadet sayesinde tüm muvahhidlerin ayaklarına geldiği, birkaç günlük fani dünya da zelil, şerefsiz ve kâfir olarak yaşamaktansa, din ve Allah yolunda ölmenin daha hayırlı olduğu yolunda kısa ve coşturucu bir konuşma yapar. (Mustafa İslamoğlu, İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi, s. 608-609)

Aynı gün Alevi Hormek aşireti reisleri Halil Veli ve Haydar Ağalara mücadelesinde kendisine destek olup katılmaları için mektup yazar.’’

Yukarıda da gösterilen belge üzerine Şeyh Said ayaklanması Kürtçülük ve Ulusalcılık bağlamında değil, tamamen ve sadece İslami bir ayaklanmadır.


Ve yine bilindiği gibi Şeyh Said akrabaları tarafından ihbar edilmemiş, aksine
‘’Murat nehri’ni geçmeye çalışırken 15 Nisan 1925 günü Abdurrahman Paşa Köprüsünde Alevi Hormek ve Lolan aşireti tarafından yolları kesilir. Hornek ve Lolanlılar Şey Said ve arkadaşlarını yakalıyarak hükümet kuvvetlerine teslim ederler.’’ (Altan Tan, Kürt Sorunu, s.209

Dönemin başbakanı Rauf Orbay’ın ayaklanmayı yeterince bastıramasını neden gösterilerek görevden alınmış, yerine kendiside Kürt asıllı olan İsmet İnönü getirilmiştir.

Yeni Başbakan İsmet Paşa’ya acilen yetkiler verilir:

1. Sıkıyönetim ilanı,
2. Hıyanet-i Vataniye Kanunu,
3. Takrir-i Sükûn Kanunu,
4. İstiklal Mahkemeleri kurulması.

İsmet İnönü’nün damadı olan Metin TOKER yeni dönemi şöyle anlatmaktadır.

‘’Bu ortamda ancak mezar sessizliği olacaktı. Hiç kimsenin yapılanları tartışması istenmiyordu. Yapılanlar sadece övülecekti. 1925 Türkiye’sinde Gazi’nin , İsmet Paşa’nın ve onların yanında yer almış ‘Silahendaz mebusların’ memlekete musaade etmeye niyetli bulundukları hürriyet bundan ibaretti.’’ (Metin Toker , Şeyh Said İsyanı, s.52)

Daha sonra dönemin İsmet İnönü Başbakanlığındaki hükümet bu olayı Türkiye’de bu ayaklanmanın Kürtçülük ve Ulusçuluk hareketi olduğunu lanse etmiştir. Çünkü; milletin bu ayaklanmanın İslami bir ayaklanma olduğunu öğrenmesi halinde İsyanların artacağını ve bu milletin dini değerlerinden yoksun yaşayamayacağını çok iyi bir şekilde biliyorlardı.

Dış dünyada ise bu ayaklanmayı İslami bir ayaklanma olduğunu söyleyip bütün dünya ülkelerini buna inandırdılar. Çünkü: Avrupa ülkeleri ve Amerika bu ayaklanmanın Kürtçü ve Ulusalcı bir ayaklanma olduğunu öğrenirlerse Lozan Antlaşması’nın kriterleri devreye girer ve Kürtlerin temel hak ve hürriyetleri konusunda Türk Hükümetini baskı altına alıp Lozan Antlaşmasının temel kriterlerini uygulama konusunda zorluyacaklardı.

BEDİÜZZAMAN’A GÖNDERİLEN MEKTUP

Şeyh Said’in Bediüzzaman Said Nursi’ye bir mektup gönderdiği ve içeriğinde Kürtçülük ve Ulusalcılık ayaklanmasında destek talep ettiği söylenmiştir.
Mektubun içeriği itibariyle hiçbir belgeye dayanmayan bu söylemim tamamen hurafelerde ibaret olduğu da kesindir.

"Van’da, mezkûr mağarada yaşamakta iken, Şark ta ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor. Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir." (Tarihçe–i Hayat, s. 135.)

Ve Bediüzzaman’ın cevaben yazdığı mektupta şöyle demiştir.

"Şark isyanında Şeyh Said ve askerleri, Üstadımız Bediüzzaman ı Şark taki büyük nüfuzundan istifade etmek için mücadeleye iştirake dâvet ettikleri zaman, cevaben demiş: Yaptığınız mücadele, kardaşı kardaşa öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü, Türk milleti bin senedir İslâmiyete bayraktarlık etmiş, dini uğrunda binlerle şehid vermiş ve binlerce velî yetiştirmiştir. Binâenaleyh, kahraman ve fedakâr İslâm müdafilerinin torunlarına, yani Türk milletine kılınç çekilmez ve ben de çekmem diyerek, hem red cevabı vermiş, hem de mücadelesinden vazgeçmesini söylemiştir." (Tarihçe–i Hayat, s. 135.)

Demek ki, Şeyh Said ile Said Nursî arasında çok önemli bir "içtihat farkı" vardır. Biri kılıçla harb ederken, diğeri kalemle tenvir ve irşad yolunu seçmiş.

Ayrıca, Üstad Bediüzzaman ın içtihadına göre, dahilde kuvvet kullanılmaz. Kuvvet kullanıldığında ise, mâsum canların yanması ve kardeş kanının akıtılması kaçınılmaz olacaktır. Buna ise, din–i İslâm cevaz vermez.

Sonuç İtibari ile: Şeyh Said, kılçla harbetti ve kaybetti. Kalemle cihad eden Üstad Bediüzzaman ise, milyonların imanını kurtarmaya hizmet etti. (http://www.saidnursi.de/tr2/index.php/BEDiUZZAMAN-KOSESi/Seyh-Said-ile-Said-Nursi.html)
Bu gibi düşüncelerin de gelişmesi aklın ve matığın merhametine sığınan fikirlerdir. Sonuç itibarı ile Şeyh Said gibi tarihe adını İslam alimi olarak yazan bir zat’ın bu şekilde yargılanması gerçekten çok rencide edicidir.

Bu tarihi ayaklanmayı bu şekilde öğrenememiz ve araştıramamız bizim basiretsizliğimizdir.

Ve bize bu tarihin bilinçaltı öyküsünü doğru bir şekilde zihnimize kazımaya çalışan Mustazaf-Der ve DOĞRUHABER gazetesine teşekkür etmek gerektiğini bir borç bilirim.

Hüseyin DEMİRCAN