Tam adı “Organization for Economic Cooperation and Development” olan OECD, son zamanlarda değişik bir seyir alan Türkiye – israil ilişkileri üzerinden yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Mesele, OECD’ye üye olmak isteyen israil’in Türkiye tarafından “veto” yemesi yönündeki çağrı ve beklentilerdi. Son zamanlarda katliamcı politikasından dolayı Ak Parti hükümeti ile arası açılmış gözüken siyonist rejimin üyeliğini veto edebilecek tek üye ülkenin Türkiye olması, Türk – israil ilişkilerinin mahiyeti de göz önüne alınarak “Veto” beklentisini değişik kesimlerde doğurmuştu.

Ancak katil rejimin üyeliğinin kabul edilmesi “Ak Parti hükümetinin israil karşıtlığı”na bel bağlayan bir çok kesimi hayal kırıklığına uğrattığı gibi bundan sonra ilişkinin mahiyetini de tartışma konusu yapacak gibi gözüküyor.

OECD NEDİR?

 OECD olarak bilinen teşkilat İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerinin yok edilmesi için aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 18 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada’nın katılmasıyla, 14 Aralık 1960’ta kurulmuştur.

Türkçe adı “Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü.” Teşkilat, üye ülkeler arasında ekonomik kalkınmayı öngörür. Örgütün tüzüğünde geçen amaçlardan bazıları şu şekilde zikredilir:

“Finansal istikrarın eşzamanlı olarak korunduğu üye ülkelerde halkın yaşam standardının iyileştirilmesi,

Sürekli ve dengeli ekonomik gelişim sağlayan politikaların desteklenmesi,

İşsizliğin ortadan kaldırılması, Ekonomik genişleme politikasının uyandırılması ve sosyo-ekonomik alandaki gelişmelerin eşgüdüm içerisinde desteklenmesi. Dünya ticaretinin gelişmesine destek verilmesi vs.”

Teşkilata 30’dan fazla ülke üyedir. Üye olanların hepsi de dünyanın gelişmiş veya gelişmekte olan ekonomileridir. Başlıca üyeleri ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Kanada, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerdir.

Teşkilatın üye seçimi için en önemli kriterleri ise “Demokrasi, İnsan Hakları ve Özgürlükler” konusundadır. Bu kurallara riayet etmeyenler üyeliğe kabul edilmezler. Ayrıca dışarıdan üyelik için başvuracak bir ülkenin üyeliğine hiçbir üye ülkenin karşı çıkmaması gerekmektedir. Seçimlerde bir tek üye ülkenin olumsuz yönde oy kullanması, üyelik başvurusunun reddedilmesi sayılmaktadır.

O HALDE İSRAİL NASIL ÜYE OLABİLDİ?

OECD’ye üyelik için başvuran ülkenin ekonomik göstergelerinin yanı sıra teşkilatın önem verdiği “Demokrasi, İnsan Hakları ve Özgürlükler” konusunda da sicilinin “temiz” olması gerekmektedir. Oysa siyonist rejimin ekonomik durumu iyi olsa bile “Demokrasi ve İnsan Hakları” alanındaki sicili, dünyadaki en kirli sicillerden birini oluşturmaktadır. Ancak şurası da biliniyor ki, özel bir misyon yüklenmiş katil rejim için hiçbir uluslar arası kurumda herhangi bir kısıtlama söz konusu olmadığı gibi, OECD’de de herhangi bir kısıtlama ile karşılaşmadı.

Halbuki katil rejimin bu alandaki taşkınlıkları, Batı normlarının da kayıt altına aldığı ihlal ve taşkınlıklardı. Katil rejimin ilhak ettiği Filistin topraklarını bir tarafa bırakırsak Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da süren işgal pozisyonu, başta BM olmak üzere tüm uluslar arası kurumlarca da kabul edilmektedir. Yine işgal altında tuttuğu yerlerde estirdiği terör hareketleri de Batı ve uluslar arası kurumlarca “eleştiri” konusu olmaktadır. Gazze’de işlediği insanlık suçları ise BM’nin bizzat raporlarıyla Batılı ülkeler nezdinde resmileştirilmiştir. Ancak Filistinli ve başka Müslüman grupların uluslar arası düzlemde yürüttüğü kampanya dahi sonuç vermeyerek Israil, OECD’ye kabul edilmiştir.

Bunun önemi ise üyeliğe kabul edildikten sonra katil rejim şeflerinin yaptıkları açıklamalarda yatmaktadır.

İSRAİL’DE BAYRAM HAVASI OLUŞTURDU

Üyelik yansıması elbette zor zamanlar geçiren katil rejim için bir moral kaynağı ve meşruiyet zemini olmuştur. Nitekim üyelik sonucunu değerlendiren Natanyahu buna işaret ederek şöyle demiştir: “Bizim OECD teşkilatına katılmamıza onay veren 31 ülkeye teşekkürlerimi bildirmek istiyorum. Eğer herhangi biri bizim aleyhimizde oy kullanmış olsaydı biz OECD’ye giremeyecektik. Onlardan hiç biri böyle bir yolu seçmediler. Şimdi, israil’in uluslar arası düzlemde izole olduğu yönündeki iddialara karşılık bu gelişme, israil’in uluslar arası ağırlığının bir göstergesi durumundadır”

Barak ise sürecin ekonomik boyutuna vurgu yaparak “Bu, Israil’e milyarlar getirecek. israil ekonomisi için çok önemli bir gün” diyerek sevincini dile getirmiştir.

İSRAİL’İ OECD’YE ALMAK HAİNLİKTİR

israil’in OECD’ye üyeliği üzerine geniş bir kampanya başlatan Filistinli örgütler ve STK’lar, üye ülkeler nezdinde girişim başlatarak şu mesajı vermişlerdi: “Eğer israil’in bölgeyi kolonileştirme, ırkçı ve saldırgan politikaları görmezden gelinirse o zaman OECD bu yakınlaşma politikası nedeniyle israil’in işlediği savaş suçuna ortak olacaktır.” Ancak hiçbir ülke buna aldırış etmeyerek israil’in katliam politikasını meşru görmekle aynı anlama gelen üyelik sürecini kabul etti.

BEKLENTİLER TÜRKİYE’DEN YANAYDI

Burada hem Filistinliler hem de bu anlamda kampanya yürüten diğer Müslüman gruplar, aslında Ak Parti hükümetinin israil  hakkındaki tavrına güven bağlamış, Ankara’nın bu doğrultuda “Veto” kartını ortaya koyacağına güvenmişlerdi. Hatta Avrupa’da faaliyet gösteren kuruluşların temsilcileri bu bağlamda Başbakan Erdoğan’a açık çağrıda bulunarak destek istemişlerdi. Ancak Türkiye’nin bu konuda israil’in yanında yer alması, “One Minute” üzerinden kopan fırtınanın da stratejik olmaktan öte, bir kurguyu andırdığı şüphelerine işlerlik kazandırdı.

 

 

 

HÜKÜMET “SAMİMİYET SINAVI”NI GEÇEMEDİ

Ak Parti iktidarı ile başlayan Ortadoğu açılımı ve israil’le “gerilen” ilişkiler hep tartışma konusu oldu. Tartışma, özellikle israil’le yaşanan “krizlerin” stratejik mi, yoksa taktik mi olduğu noktasında yoğunlaştı.

Türkiye’de yaşayan herkesin israil’e yönelik tavrı stratejik görmek istediği malumdur. Ancak önemli dönemeçlerde hükümetin izlediği bazı tutumlar, hayal kırıklığına yol açmaktadır. Hafta içerisinde bu konuyu Zaman gazetesindeki köşesine taşıyan Ali Bulaç, “Türkiye’nin Israil Tavrı” başlıklı yazısında önemli tespitlere yer vererek şu anekdota vurgu yapıyor: “Eğitim uçuşları konusunda sorunlar çıkmışsa bile, çok daha temel bir konuda, mesela Ekim 2008 de Arap Birliği ülkelerinin UAEK genel kuruluna sundukları, israil’in nükleer yetenekleri başlıklı karar tasarısının, üzerinde oylama yapılmasını öngören oylamada, katılımcı ülkelerden 46 sı evet derken, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 7 ülke çekimser oy kullanınca gündemden çıkarıldı. Bu stratejik bir tutumdu.”

Davos çıkışıyla oluşan fiili durumu da değerlendiren Ali Bulaç, şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Davos çıkışı, Israil’e duyulan öfkenin açığa vurulmasında Türkiye’yi en azından İran’ın ortağı kılmış, Arap kamuoyunu Sünni bir ülkeye doğru yönlendirmiştir. Hem israil’le en üst düzeyde dostane ilişkilerin olacak hem bölgede oynayacaksın, bu inandırıcı olmaz”.

1 Mart Tezkeresi’nin yanı sıra Davos çıkışı ile israil’e yönelik tutum değişikliğinden bahseden Bulaç, bunun iç politika ve toplumsal algıyla yakın ilgisine vurgu yaparak önemli bir gerçeğe parmak basmıştır.

OECD HÜKÜMET İÇİN TEST ALANI İDİ

Aynı yazıda hükümetin israil tavrını “taktik mi; stratejik mi” bağlamında ele alan Ali Bulaç, verdiği bazı örneklerle tartışmanın yönüne ışık tutuyor: “Türkiye’nin Israil’e ilişkin değişen tutumunun stratejik mi, yoksa taktik mi olduğunu anlamanın bazı ölçütleri var. Mesela 2 Mayıs’ta yapılan KPDS sınavında sorulan bir soru konuyu test edebileceğimiz önemli alanlardan biridir: 65. soruda “israil Mayıs 1948’de bağımsızlığını ilan eder etmez beş komşusu tarafından işgal edildi” deniyordu. Muhtemelen bu soruyu hazırlayanlar “yeni politikanın salt bir taktik adım” olduğunu düşünmenin engin güveni içindedirler.”

SAMİMİYET TESTİ OLUMSUZ GEÇTİ

Önemli meselelerde tartışmalı uygulamalarla israil tavrının “taktik” olduğu yönünde önemli ipuçları veren hükümet için en iyi test alanı şüphesiz ki israil’in OECD üyeliğine karşı takınacağı tavır olacaktı. Nitekim Ali Bulaç da buna işaret ederek şunu belirtmişti:

“Önümüzde başka bir test alanı var: israil, OECD ye üye olmak istiyor. Müslüman ülkeler ise, bunun gerçekleşmesi halinde Müslüman ülkelere engel çıkaracağından kaygı duyuyorlar, Türkiye’den bunu veto etmesini talep ediyorlar. Bakalım Türkiye israil’in üyeliğini veto edecek mi, etmeyecek mi? Bu, Israil politikasının hangi seviyede değiştiğinin de önemli bir göstergesi olacak.”

Bu arada geçen haftalarda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın oğlunun düğününde boy gösteren israil’in Ankara Büyükelçisi, onur konuğu olmakla aslında ilişkilerin taktik boyutuna önemli izahatlar getirmekteydi.



TÜRKİYE’NİN TAVRI, NE ANLAMA GELİYOR

Türkiye’nin israil tavrı, içerde olduğu gibi dışarıda da heyecanla beraber zaman zaman bazı meraklar da uyandırmıyor değil.

Nisan 2010’da Mahir Ebu Tayr imzasıyla Ürdün’de yayın yapan ed-Dustur gazetesinde yayınlanan bir makale, Türkiye’nin israil tavrının arka planına ışık tutacak cinstendi. İran’ın israil tavrının Araplar arasında oluşturduğu sempatiyi kırmak için Türkiye’nin israil tavrının kurulan danışıklı bir tezgah olduğunun vurgulandığı makalede ilginç görüşlere yer verilmekteydi:

“İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad iki günde bir israil’e küfrediyor, Hizbullah tatbikatlar yapıyor. İran bölgesel bir Müslüman ülke olarak israil’i tehdit ediyor, nükleer silahlanmaya hazırlanıyor. Bu durum Batı’yı, israil’i ve Arapların yarısını kızdırıyor. Çözüm, İran modeline paralel bir başka model yaratmak ve bunu desteklemekti… Çözüm Batı’nın, Arapların ve israil’in anlaşmasıyla İstanbul’da bulundu. Böylece Türk modeli İran modeline alternatif sunacaktı.”

İSRAİL POLEMİKLERİ KURGU MUYDU?

Hükümetin israil tavrı hem içerde hem de dışarıda çokça alkışlandı. Ancak Ürdünlü gazeteci bunun bir kurgu olduğunu, Avrupa’da yer arayan bir ülkenin israil’e küfredemeyeceğini belirtiyor ve şunları ekliyor: Dolayısıyla Türk hükümeti her gün israil’le atıştı ve israil buna razı oldu. Zira Tel Aviv ikili ilişkilerinin yanı sıra güvenlikle ilgili, askeri ve ticari alışverişin sürdüğünü biliyor. İstanbul’un öfkesi, İran modelini yıkacağından Batı’nın razı olduğu bir vazife. ‘israil’e öfkeli Müslüman Sünni Türkiye’ imajını yaratmanın tek bir hedefi var: İran modelini bütün siyasi, askeri ve mezhepsel çağrışımlarıyla birlikte kamu zihninden atmak. Hatta Araplaştırılmış Türk dizileri bile İran dikenini ‘Arap pamuğu’ndan çıkarma savaşının kapsamında… Türkiye AB üyeliğinin hayalini kuruyor. Avrupa’da yer arayan bir ülke israil’e düşman olur mu? Bu düşmanlık gerçek olsaydı, Türk ordusu ve Türkiye’deki gizli güçler sessiz kalmazdı. Araplar ateşli konuşmalar yapanları alkışlıyor. Hiç kimse Türkiye’nin israil’e karşı ne önlem aldığını sormuyor. Tahran’la Ankara bölgesel bir rekabet veriyor. Arapların sorunuysa, kendi ayakları üzerinde duramamaları. Araplar beyinleriyle değil, kalpleriyle düşünüyor”.

Sahi, yaptığımız bu önemli alıntılar ve kritik eşiklerde israil karşıtlığının unutulduğu durumlar dikkate alındığında karşıtlık tavrı “Stratejik mi; Taktik mi?”

DOĞRUHABER GAZETESİ