Uludere’deki ihmalin sonucu korkunç bir katliam ve yürekler yakan bir dram olarak hala tazeliğini korurken Şanlıurfa Cezaevi’nde 13 tutuklu/hükümlünün yanarak can vermesi yeni bir kor olarak yürekleri acıyla tutuşturuverdi.

Bu olay, aynı zamanda toplumun kanayan ve irinli yaralarından biri olan cezaevleri, cezaevlerinin şartları ve ceza hukukuyla ilgili tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Çok garip bir ülke ve toplumuz ki gündeme tazeliğiyle düşen bir gelişme olumlu/olumsuzluğuna, etki şiddetine göre gündemi çabucak meşgul ederken, konuyla ilgili hararetli tartışmalar uzmanları(!) tarafından yapılırken ve konu mankenleri hemencik bulunurken, tepkiler yerli/yersiz yükselirken yeni bir gelişme eskisini unutturup götürüyor. Hem yöneticiler hem de halkın ekseri olarak sloganik ve ajite ifadelerle şarj veya deşarj olmamız sorunların çözümü, olayların doğru ve sağlıklı değerlendirmesi yönüyle pratize olmayı erteliyor ya da sıfırlıyor. Tepkilerini sıcak ve hak çerçevede tutup da adil bir yaşam isteyen doğruluk tutkunları da “ provake” ya da “ terörize” etiketlerle etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ceza ve tutukevleri adeta bir insan öğütme, şahsiyeti sıfırlama mekânları olarak zihinlerde kötü bir şablon olarak yerini almıştır.

60’lı yılların Denizli Hapishanesi’nden 70/80’li yılların Mamak, Ulucanlar Cezaevleri’ne oradan 12 Eylül’ün Diyarbakır zindanlarına ve oradan da 90’lı yılların sonu 2000’nin başı Bingöl Cezaevi’nin bir karabasan olarak mahkûm bedenlere çöktüğü ve nice sakat/ölü(!) mahkûmu topluma ıslah(!) olmuş olarak hediye ettiği bilinen bir gerçektir. Son aylarda Pozantı, Osmaniye ve en son Şanlıurfa Cezaevi’nde yaşananları hatırlarsak bu konu ivedilikle çözülmesi gereken bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Cezaevlerinin fiziki şartlarının insan-mekân ilişkisi açısından standartlardan uzak oluşu,

Cezaevlerinin ıslah amaçlı bir ortam olmaktan ziyade suç yapılanmaları açısından bireylerin ustalaştığı bir halde oluşu,

Ceza İnfaz memurlarının çoğunlukla babacan ve şefkatli bir duruştan uzak soğuk, somurtkan, müdahaleci bir kafa yapısında oluşu,

Yemeklerin içler acılığı, koğuş/odaların sağlıklı bir hal arz etmemesi, hastalığın sıradan bir hal sayılıp hasta mahkûmlara sıcağı sıcağına teşhis konulmaması/zamanlı tedavi edilmemesi,

Sevk adı altında sürgün zulümlerinin normalleştirilmesi, 5-6 kişilik odalara 10-15 kişinin yerleştirilmesi, cezaevlerinin kapasitelerinin üzerinde %50 doluluğu zaten özgürlüğüne dört duvarı engeli konulup psikolojimken daralan bireylerin daha da daralıp infial edecek noktaya gelmesi….

Ve daha sayılabilecek nice sorun, sıkıntı, haksızlık, ihmal… Olaylar “ Haberdarız, inceliyoruz, üzerine gittik, özür diledik, yönetimde ihmal yoktu…” gibi klik beyanlarla çözülmez. Aksine sorumluluğu boynunun üzerinde keskin bir kılıç bilip o kılıcın keskinliğini her zaman hatırda tutan bir iradeyle, her yöneticini tebası için bir çoban olduğu endişesinin uyutmadığı bir olgunluğa ulaşmasıyla çözülür.

(İBRAHİM DAĞILMA)