Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’de laik demokratik sistem hiçbir zaman yetkisini halktan almamıştır.

Çok partili sisteme geçtiğini deklare etmesine rağmen sürekli olarak halkın desteğini alan partileri ve halkın taleplerini dillendiren siyasi oluşumları, despot ve totaliter laik Kemalist sistemin bir avuç cunta bekçileri alt etmiş; emri vaki ile istediklerini uygulamaya koymuşlardır.

Türkiye’deki siyasi partiler ve halkın desteklediği siyasi oluşumlara yönelik entrikalar ve hileler çok trajik bir şekilde yakın tarihimizin sayfalarında da yer almaktadır.

Bu durum Türkiye halkının gerçekten yönetimde hiçbir yetkisinin ve etkisinin olmadığının açık göstergesidir.

Tek ulus egemenliğine dayalı laik sistem, halkına hep tepeden bakmış; devletin bekasını vazgeçilmez kabul etmiş; demoklesin kılıcını hep halkın tepesinde tutmuş; her on yılda bir askeri cunta ile halkını sisteme entegre etmeye çalışmıştır.

Bu despot yapıya direnen mağdur ve mazlum halkımızın ortaya koyduğu makul talep ve çözümlere dilsiz ve sağır kesilmiş; bu camiayı hain, vatan düşmanı, bölücü, yobaz, gerici yaftaları ile halkı birbirlerine düşman etmiş; birbirine kırdırmış ve bundan nemalanmıştır.

Özelikle Kürdistan’daki dini değerlerini her şeyin üstünde gören mazlum ve mustazaf Kürtleri sistem; on yıllarca inkâr, asimilasyon ve tehcir politikaları ile düşman konumuna sokmuş, din dışı Marksist ve sosyalist oluşumların kucağına itmiştir.

Kürdistan’da Marksist ve Sosyalist yapı tüm faaliyetlerini sistemi oluşturan derin yapıların (Ergenekon, Jitem) desteğini alarak sürdürmüş, halk ise baskı ve zülüm altından inim inim inlemiştir.

Marksist ve sosyalist yapının siyasal yapılanmasının ürünü olan BDP bölgede temsilcisi olduğunu iddia ettiği Müslüman Kürt halkını sistemin baskı ve tasallutundan kurtarmak için seçtiği “EMEK, ÖZGÜRLÜK VE BARIŞ” söylemleri de hayal ürünü ve slogan olmanın ötesine geçememiştir.

BDP, siyasi oluşum olarak Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecindeki CHP mantığı ile hareket etmekte, Kemalist sistemin milli şef dönemini andırır zihniyeti ile yapılanmakta, temsilcisi olduğunu iddia ettiği Müslüman Kürt halkını mevcut laik Kemalist sistemin devamına feda etmektedir.

BDP halkın ihtiyaç ve taleplerinin dillendirmenin ötesinde, sistemin yıllardır bu bölge halkına uyguladığı; farklı düşünenleri yok sayma ve ötekileştirme zihniyetini aynen uygulamış; kendi gibi düşünmeyenleri tehdit, şantaj ve baskıyla sindirme yoluna gitmiştir.

Bölgemizde halkı ve hakkaniyeti merkeze almayıp, dışarıdan güdümlü olarak yönlendirilen birçok siyasal hareketler ve örgütler başlangıçta mağdur ve mazlumu savunma iddiası ile ortaya çıkmıştır.

Tüm bunlara rağmen, hareketin yönetimini ellerinde bulunduranlar halktan gibi görünerek, halkın değerlerini önemsemeyen, dış mihraklı ideolojik yönlendirmelerle temsiliyetten uzak bir mecraya kayıp, masa başı oyunlarla halkına ihanete dönüşmektedirler.

Halkımız seksen yıldan fazla, bölgemizde kendi değerlerinden uzak, dışlanmış, farklı ideolojik yaklaşımlarla entrikalar peşinde olan siyasi oluşum ve örgütlerden veryansın etmiştir.

Hep mağdur, mazlum ve dışlanmış olarak görülmüş, kopan tespih taneleri gibi her biri bir tarafa savrulmuş, asıl bulunması gereken konumdan ve yerden fersah fersah uzaklaştırılmıştır.

Halkımız İslam’ın yüce mefkûresi gereği yeryüzündeki tüm mazlum ve mustazaf halklara vaat ettiği İlahi adaletin tecellisi olarak sunduğu huzur ve barış reçetesine bir an önce kavuşmayı hak etmektedir.

Başta âlimlerimiz olmak üzere; bölgemizdeki etkin Sivil Toplum kuruluşları, İslami yaşamı hayatın merkezine alan; her türlü tağuti ve beşeri sistemi reddeden; tevhidi esas alan; dünya ve ahiret saadetini arzulayan bir yaşam mücadelesi ile halkı bu zülüm cenderesinden kurtaracak liderler ve önderler sorumluluk almalıdırlar.

Kürt halkı seküler düzlemde yeniden dizayn ediliyor ve buna karşı koyabilecek İslami dinamizmin pasifize edilmesi hesaplanıyor.

Seküler Kürt egemen siyasetinin genel söyleminde ve son olarak hazırlanan Demokratik Özerklik taslağında bu hesaplar net olarak görülmektedir.

Tam da bu nedenle Müslümanların Kürdistan'da İslami kimlikli bir söylem üretmeleri gerekiyor.

Fakat bunun için öncelikle bunu yapabilecek örgütlü siyasal bir dinamik yapıya ihtiyaç vardır.

Üzerimizde taşıdığımız soruluğumuzun gereğini yerine getirmezsek, siyasal alanda halkın temsili hakkını kendilerinde bulduğunu iddia eden her türlü ideolojik saplantıların temsilcilerine meydanı bırakmış olacağız.

İslami yaşamı ve dini değerleri halka sunmadığımız ve halka açılan kapı olamadığımız takdirde; genç nesillerin ve halkımızın gönlünde mahkûm ve suçlu olacağız.

Manevi olarak ahret bağlamında Ruzi mahşerde hesaba çekileceğimizi bilelim.

Geç kalmışlık psikolojisine kapılmaksızın, vecibelerimizin gereğini yaparak, sorumluluk bilincini tabana yayarak, toplumsal değişim ve gelişime İslami kimlikle müdahil olmak, iki iktidar biçimi arasında sıkışmış Kürdistan halkına yeni bir söylem, yeni bir yol ortaya koymak hayati önem arz etmektedir.

(mardindosthaber.com)