Birey ve toplum olarak karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlikedir ‘Yozlaşma’. Küreselleşme rüzgarının sertçe estiği şu zamanlarda, bu rüzgarın etkisiyle büyük bir değişim ve dönüşüm yaşıyoruz tüm insanlık olarak. Bazılarımız bu rüzgara itirazsız kendimizi bırakıyor ve bir yaprak gibi savruluyoruz. Bazılarımız bilmeden bu rüzgara kapılıyor; ve bazılarımız ise tehlikenin farkında olarak direnmeye, az zayiat vermeye çalışıyoruz. Kaynağını Batı’dan alan “Küreselleşme” furyası birey, aile ve toplum olarak özellikle İslam Ümmetini etkiliyor ve tehdit ediyor. Ve maalesef müslümanların inancını, düşüncesini ve yaşam felsefesini değiştiriyor/ yozlaştırıyor. Böylece müslümanın adeta ‘varlık gayesini’ kendisine unutturuyor.
İslam’ı kabul etmeyen toplumların -özellikle Batı toplumları- yozlaşmasından bahsetmek abes olacaktır. Dolayısıyla bizleri ilgilendiren İslam Ümmetini oluşturan toplumların yozlaşması ve değerlerinden kopmasıdır. Eğer bu ümmet köklerinden kopartılırsa çok açık bir şekilde bilinmelidir ki, İslam’la tanışmayan diğer milletler de hem dünyada hem de ahirette helak olup gideceklerdir. Çünkü kanaatimce insanlığın hayrı ve selameti için çalışma zorunluluğu olan müslümanların inanç ve değerlerinden uzaklaşması diğer milletler için de tehlikedir. Teşbihte hata olmaz misali, müslümanları bir vücudun motoru konumunda olan ‘kalbe’ benzetmek yerinde olsa gerek. Hani, Peygamber (sav) bir hadisinde diyor ya; “Dikkat edin! Vücutta bir çiğnem et parça vardır. Eğer o ıslah olursa bütün vücut ıslah olur. Eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin o, kalptir.” Dolayısıyla İslam’ı yaşama ve yaşatma noktasında yükümlü olan müslümanların ıslah olması, diğer insanların ve toplumların da ıslah olması anlamına gelmektedir.
Ancak ne yazık ki, hem yaşadığımız ülke hem de İslam dünyasının diğer memleketlerinde müslümanlar çağın ürettiği modernleşme tuzağına düştüler ve düşmeye de devam ediyorlar. Örnek ve numune konumunda iken; yerilen, kötülenen konumuna geldiler. Bir zamanlar somut iken şimdi soyut oldular adeta. Ahlak, edep ve haya; doğruluk, dürüstlük ve eminlik vasıflarıyla ‘bir’ iken maalesef bunların tersi oldular. En başta müslümanlardaki ‘inanç’ yozlaşmaya tabi oldu. İmanın birinci maddesi olan Allah inancı başka inançlarla karıştırılır hale geldi. Kendisine müslümanım diyen ve hatta camilerde vakit namazlarını kaçırmayan bir insan çok rahat bir şekilde İslam Şeriatına/Hukukuna razı olmadığını söyleyebiliyor. Allah’ın ve onun indirdiklerinin, dünya yaşamına karışmasına izin vermiyor. Ya da hem Müslümanım diyor; hem de Laik, Demokrat veya Sosyalist vb. beşeri ideolojileri benimseyebiliyor. Diğer taraftan imanın şartları içerisinde olan diğer kısımları rahatlıkla reddedebiliyor. Eleştiri ve özgür düşünce namına İslam’ın temellerini hafife alabiliyor artık bir müslüman. Ki, bu başlı başına tehlikenin en büyüğüdür. Bir diğer yozlaşma şekli ise; Hz. Peygamberin ve onun Sünneti’nin devre dışı bırakılmak istenmesidir. Artık İslam dünyasında birileri ‘sadece Kur’an bize yeter’ diyebiliyor. Kur’an’ın pratikteki uygulaması olan ‘Sünneti’ ise kabul etmiyor artık bir kısım müslümanlar…
Haya ve edep timsali olan müslüman gençlik, medya ve internetin başdöndürücü çekiciliğine kendisini kaptırıyor ve İslam’ın ortaya koyduğu hiçbir sınırı takmıyor artık. İslam davası ve davetinin lokomotifi konumunda olması gereken müslüman gençlik; söylem ile pratiği bir olmayan, sadece slogancı bir gençlik haline geldi. Artık cafe ve restaurantlarda, konferanslarda Mus’ab’ları, Ammar, Zübeyir, Talha ve Bilal’leri inşa etmeye başladık. Ve en önemlisi de geçmişin o gıpta edilen ruhunu yakalayamamış, hedefi ve gayesi olmayan; ufku dar, vurdumduymaz bir gençlik yetişiyor İslam Coğrafyasında. Müslüman kadın, yıllarca örtü/tesettür mücadelesi verirken, şimdi ise o zorlu günlerde verdiği mücadeleyi unutmuş; modaya kendisini kaptırmış ve ilahi emri modernizmin emriyle karıştırır hale gelmiş durumda. Oysa zorluk dönemlerinden sonra gelen rahatlıkta İslam’a ve İslami şiarlara sımsıkı sarılmak gerekmiyor muydu?….
Yıllarca şikayet ettiğimiz kapitalist zihniyeti, iktidar ve rahatlık görünce hemen benimser olduk. Kadını ve erkeğiyle dünyevileşme/sekülerleşme tuzağına düştük. Siyaset anlayışımız değişti. Muhalefet ve azınlık iken hayalini kurduğumuz gerçek adalet düzenini, iktidara geldiğimizde adeta unutuverdik. Yusuf Kaplan’ın deyimiyle; “İslâmî kavramlar, kurumlar, semboller sekülerleştirildi, İslâmî ruhunu, anlamını ve yerini yitirdi.” İslam memleketlerinde yaşanan zulümlere ve bunun beraberinde getirdiği ölümlere karşı duyarsız kaldık. Bir vücudun azaları olduğumuzu çabuk unuttuk.
Hasılı; hayata, ticarete, siyasete, giyim-kuşama ve daha birçok şeye karşı bakış açımız değişti. Eskiden Kur'an'ın perspektifinden bakarken, gelinen noktada bakış açımızı belirleyen milliyetçilik, kavmiyetçilik ve dahası ‘nefsimiz’ oldu. Elbetteki tüm bunları söylerken suçu tamamen Emperyalist Batı'ya veya modernizme yüklemiyorum. Aksine müslümanlar Kur'an'ın çizdiği sınırlar içerisinde, çağın ve toplumun ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yenilenmeye gidebilirlerdi.
Biliyorum! Küreselleşme ile toplumlara enjetke edilen modernizme karşı durmak güçtür, kolay değildir. Ancak müslümanlar, değerlerine sahip çıktıları müddetçe çağın tehlikelerine karşı baş etmeleri mümkündür. Yukarıda belki ümitsizlik yaratan sözlerimin İslam Ümmeti’nin tüm fertlerini kapsamadığını da söylemem gerek. Bunca karamsarlık ve yozlaşmaya rağmen 'ümit verici' gelişmeler olmuyor değil. İhlas ve samimiyetle Allah'ın dini insanlara götürme, onların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılama konusunda çaba ve gayret içersinde olan Müslümanların sayısı dünyanın dört bir tarafında hızla yükseliyor. Ve inşaallah bu civanmert insanların sayısı arttıkça, İslam Medeniyeti yeniden, 'bataklığa sürüklenen' biçarelerin feryadına koşacaktır... (Ege Siyaset)