Modernitenin, din ve maneviyatı anlamada tek ölçüyü akla dayandırması, dini veri ve öğretileri hayattan uzaklaştırıp ekonomik gelişmişliğin devasal gücüyle dünyaya düzen vermesi, beraberinde ölçüsüzlüğü ve adaletsizliği getirdi.
Çağımızın alışılageldik algısını ele alırsak; hayatı anlamlandırma ve bu anlamlandırma hususunda dini değerlendirirken bireysel idrak ve özgür düşünceyi ön planda tutması, zihinlerde farklılıklar meydana getirmiştir. Bu zihni farklılıklar zenginlik mi? İhtilaf mı? Tıkanıklık mı? Ya da saplantı mı? Yoksa çok renkli bir hayat mı? Veya asıl özgürlük dediğimiz şey bu mudur?
İnsanların ya da toplumların algılarını etkileme ve yönlendirme potansiyelini elinde bulunduran güç dayanaklarının kökeni maddi menfaatler olunca, çıkan netice; biri galip, biri de mağlup sonucudur. Modern düşünce; kavramları, simgeleri, olay ve olguları çok muhalif ve muhtelif boyutta ele alarak, özünden ve taşıdığı manadan uzaklaştırıyor. Bugün tesettür sorununun değişik tarz ve usullerce farklı mekânlarda devamlı olarak tartışılıyor olması; kadına dair kadim kültürün inanç köklü nikâh akdi, talak, eşitlik, miras, şahitlik ve sosyal statü gibi konularında değişik çevrelerin birbirini desteleyen yaklaşımları, hiçbir araştırma ihtiyacı hissetmeden konuyu resmi ideoloji diliyle konuşmaları, sadece birkaç malum örnektir.
Modernite insan zihnine o kadar yoğunlukla nüfuz ediyor ki; yıllarca düşmanlık ettiği hakikatlere yıllar sonra dönenler, düşünce damarlarına yayılan ipotek algısını sonradan nedametle idrak etmiş oluyorlar. Söz konusu şahıs; çağın getirdiği algılamanın etkisinde kalarak olması gereken ile kendi düşüncesinde tasavvur ettiği ve olmasını istediği olgular arasında bocalamaktadır.
Zihne hükmeden bu işgal ve istilacı güçlerin, yani modernitenin, günün kavramlarına yüklediği anlamı kabul etmek ve bu algıyla olayları tahlil etmek, özellikle dini öğeleri merkezinden uzaklaştırır.
Konuyu daha da sadeleştirip güncel meseleye getirirsek; ülkenin ve bölgenin temel sorunlarından biri olan tesettür sorununa yaklaşımın ne kadar taraflı, bir o kadarda bu sorun üzerinden politik rant elde etmek için bazı gerçeklerin nasılda manipüle edildiği gün yüzüne bütün çıplaklığıyla çıkmış durumdadır.
Dünya ülkelerinin içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve ulusal sorunları; kişisel ve toplumsal ahlak kaymalarına, stres ve bulanımlar, psikolojik hastalıklar, ölçüsüz yaşam ve sorumsuzca hareket etme çılgınlığı karşısında, eğitimin ehemmiyeti üzerinde durmamız gerekir iken, eğitimin ciddiyetini zedeleyen sorunlarla boğuşuyor olmamız, ideolojik beyin tutulmasından başka bir şey değildir.
Halen insanların giyim-kuşam tercihlerine ipotek koyuyorsak, eğitimle yakından uzaktan bir alakamız yoktur. İnsanların akıl ve mantıklarına hitap ederek vereceğimiz faydalı eğitim varken, saplantı diyeceğimiz dış görünüm şekline müdahale etmek, bilim ve çağdaşlık adına tek kelime ile komikliktir. Güçsüz ve çaresiz kız çocuklarının biricik başörtülerine yapılan saldırının insanlık vicdanına sığmadığı gibi, kendi öğrencilerine saldırarak tokat atan, ideolojik militan öğretmenlerin bu kaba ve katı tutumları eğitim adına utanç vericidir.
İnsaf ve irade sahibi olan insanın, türünden birinin işinin ters gitmesi, zayıf düşmesi, muhtaç olması ve zor durumda olması, yani tabiri caiz ise ayağına diken batması halinde ‚‘‘oh canıma değsin“, ‘‘beter olsun“, „inşaAllah bir daha kalkmaz olsun“ demesi tamamıyla ruhsal bir hastalık ve kötü bir alışkanlıktır.
Artık insanlar birbirine daha yakındır. Ya da daha yakın olmak zorundadırlar. Birinin başörtülü olması, ya da birinin başka bir ulustan olması veya farklı bir inanca sahip olması ideolojik kültürümüzün algımızda oluşturduğu önyargı tavrımızı ilk etapta negatifleştiriyor.
Tahrikler, düşünceleri tazyik ettiği gibi tahkirler de onur ve itibarı kamçılıyor. Böylesi bir sessiz ayrışım ve ayrılıkçı tavırlar büyük kaosların kaygı verici işaretleridir.
Öğretmenin öğrenciye, hakimin hükümlüye, amirin memura, zenginin fakire, güçlünün güçsüze zulmetmesi, hakaret etmesi, hakkını ihlal etmesi vicdani bir sorun olduğu gibi, aynı zamanda insani bir problemdir.
Daha düne kadar “Kürtler yok ki(!) Kürt sorunu olsun” diyen milliyetçi zihniyetin rejim ütülü 'dindar' kafalılarının, şimdi kalkıp günah çıkarmaya çalışmaları; her ne kadar masumane görünüp, iyi bir gelişme olarak algılansa da; bu inkâr hastalığının sebebini oluşturan o ironileşmiş hücrelerin kökü kurutulmadan, sorunların kaynağı olan kimlik üstünlüğü ahmaklığı ortadan kalkmayacaktır.
Hepimizin bildiği gibi fizikte meşhur “etki-tepki” kaidesi vardır. Örneğin; bir yayı ne kadar sıkıştırıp küçültmeye çalışırsanız, o yay aynı oranda kinetik enerji toplar ve fırsat bulduğu anda, tahrip edici etkisiyle tepkisini ortaya koyar. Ama yayın aslına karışmaz, varlığını inkar etmez, küçültüp yok etme adına tahkir etmez isek, böyle bir tepki enerjisine sahip olmaz.
Türkiye rejimi; kurulduğu günden itibaren Kürt halkının varlığını, özgürlüğünü ve haklılığını inkâr etmiş, görmezlikten gelmiş, vicdan taşımayan bir zihniyet ürünüdür. Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü, temel hak ve hürriyetlerini inkâr eder, hatta başka bir millette bunu armağan etmeye çalışırsan, işte o zaman Kürt sorununa neden olursun.
İslam ve Müslümanlar düşman bilinip, varlıkları tehlike olarak görülürse, kutsal kurum ve tarihsel dokularına müdahale edilirse, elbette hayatta kalmak için yaşam direnişini verirler. Özvatanlarında dinleri, inançları, kılık-kıyafetleri, dil ve eğitim hakları ellerinden alınmış mazlum bir halkın direnişi kadar haklı bir talep/tepki olamaz.
İlköğretim okullarında yaşanan başörtüsü sorunu da bu modernite algısının verdiği zihinsel sığlık ve dini simgelere karşı olan öfkenin -insanlık dışı uygulamanın- dışa yansımasıdır.
Adaleti tahsis edecek olan insanlardır. Peki, insanlar ne zaman bu dengeyi şaşırırlar?
Çevresel baskılar ve medya ekseninde şekillenen milli yorumlar, farklı düşünceleri ve ayrı kimlikleri ‘öcüleştirme, ötekileştirme ve öteleme’ algısı sokaktaki esnaftan, meclisteki vekile, okuldaki öğretmenden adliyedeki hâkime kadar bilinçaltı bir kültür ile ‘terörize’ edilmekte ve bu bakış açısıyla ayrımcılığın ve farklılaşmanın temeli oluşturulmaktadır.
Etki-tepki depreminin sosyal fay hatlarında oluşturduğu bu sessiz kavganın toplumda oluşturduğu ayrışma, moderinitenin beyinlere enjekte ettiği dış zehirin en ucuz tuzağıdır.
İslami vakıf, platform, dernek ve sosyal dayanışmaların başlatmış olduğu başörtüsü hukuksuzluğuna çözüm arayışları yerinde ve anlamlı bir girişimdir. Bundan imtina eden, uzak duran; farklı hesapların içine girerek kendi kendilerine “yahu senelerdir bu sorunun çözümü için biz emek verdik(!), üniversitelerden dışlandık, meydanlarda coplandık, eğitimimizden yoksun edildik, şimdi de birileri(!) bu sorunun çözümü hususunda ciddi bir ilerleme göstermiş ve bir asırdır çözülmeyen tesettürün kahramanı(!) olacaklar” düşüncesiyle uzak duran; duyarsız kalan, vicdanıyla sorunlu olmayan bilinçli kardeşlerime tek kelimeyle acıyorum.
(Hürseda Haber)