Yüksek ve hırçın dağların doruklarına kar yağar, dolu yağar, yağmur yağar… Yalçın yamaçlarına sert ve soğuk fırtınalar çarpar. Esen her rüzgâr zayıf köklü bitki örtülerini alıp, uzaklara, bilinmezliklere götürür. Sağlam ve bereketli toprakları tutacak, üzerine düşeni kucaklayıp bağrına basacak sağlam kaynakları yoksa eğer! bir bakmışsınız ki; o yüksek ve sarsılmaz dağların etekleri kel-kel kayalıklar, ölü gözleri gibi oyluklar, çölleri anımsatan verimsiz kum yığınlarına dön(üş)müştür. Sonra yer bulamayıp dağların bağrından kaynayan sular yağmurla birleşince hırçın sellere, sellerde tufanlara dönüşür. Güç ve kuvvetini, denge ve dirayetini, merkez ve meziyetini toprak altında saklayan her kök, sağlam ve sarsılmaz kalırken, kökü önemsemeyen, görünmeyeni beslemeyen dış görünümlü ince boylu tüm bitkiler bu sel sularına kapılıp ya yok olurlar ya da bir moloz yığınına dönüşürler. Erozyona uğrayan yerler harap olur, tabii olan denge değişir, verimliliği azalır.
Ya da bir bakarsınız ki; yer altında damarlar şeklinde enerjiyi taşıyan fay hatları harekete geçer, yer sallanır, zelzele olur. Sağlam atılmayan temeller, güçlü döşenmeyen kolonlar, muhkem olmayan binalar patır-patır düşmeye başlar. İçindekileri de kucaklayarak bir felaket ve afetin korkunç hikâyesi olurlar. Arkada sadece molozlar arasında sıkışmış olan oyuncak bebekler ve çekilmiş olan huzurlu aile fotoğraflarının parçalanmış kareleri kalır. Sağlam ve muhkem binalar ise; yerin yarılması, acının derinliği ve şiddetin ağrılarına dayanarak ayakta durmaya çalışır. Etkinliğini kaybetse bile, kimseye zarar vermemek için inatla direnir, acısını temellerine, duvarlarına işler.
İşte insan yaşamı da böyledir. Zaman, çevre ve değişen şartlara göre önlemini almayan kişi ciddi heyelan, hezeyan ve hayret verici gelişmelerle ağır erozyonlar yaşar. Bu sarsıntı ve sızıntı karşısında bir şeyler kaybettiğini fark eder, ama neyi ne kadar kaybettiğini ve kaybettiği değerlerin yokluğunun nelere yol açacağını, hayatında nelere mal olacağını pek kestiremez.
Çevrenin kirli ve kasvetli havası kalbe, göze, dile, kulağa noktalar halinde düşer. Kişi bu nokta halindeki sızıntının tehlikesini fark etmez. Ağırlığı ve oluşturduğu perdenin ehemmiyetini anlamaz. Kirlendiğini fark etse de, kimseler görmesin, kimsenin dikkati üzerime gelmesin diye üzerine düşeni kir olarak görmez, ya da o kire farklı bir tanım getirerek, hem vicdani hem de insani olarak kendi kendini ikna etmeye çalışır.
Yaşam fırtınası her gün ömür ağacımıza dokunarak bir yaprağı alıyor, kök ile tepe arasındaki merkezin orta yerine kara bir delik açıyor. Bir baktık ki; dün çocuk olarak ebeveynlerimizden istediklerimiz bu gün bizden istenir oldu. Ve yarın istek ile istenilenlerin kitabı önümüze konulur.
Sahi bu hayattan istediğimiz nedir?
Bizim istediğimiz ve arzu ettiğimiz isteklerle, bizden istenenler arasında nasıl bir oran vardır?
Yoksa hep kendi isteklerimizle mi uğraşıyoruz!
Ya peki bizden istenen istekler!
Öyle uzun ve sonu gelmez bir emelin peşine düşmüşüz ki; ne isteklerin tamamlanabileceği ne de istenilenlerin yapılabildiği zamana mahkûm fani yaşamın farkında bile değiliz.
Madem bu hayat fanidir, madem bu ömür zaildir; öyleyse eğri olarak oturduğumuz yerden doğrulalım.
Kalbimize yönelip, vicdanımıza kulak verelim. İsteklerimizden çok bizden istenilenlere bakalım.
İsteklerimizin bir ömür bitirip tükettiğini fark ederek, kalan ömrü fırsat bilerek bizden istenilen farziyetlere, faziletlere ve faydalı hizmetlere sunalım.
Topladığımız, biriktirdiğimiz ve sakladığımız hiçbir mal, mülk ve mesken asıl hazinemiz değildir. İnsanı dünyada aziz, ahrette seçkin kılan en büyük zenginlik ve sermaye güzel ahlak ve ihlâsla yapılan ameldir.
Yaşamı ahlaki değerlere hizmetkâr, sevgiyi ameli faziletlere anahtar kılan kişi gönülde sultan, vicdanda mercan, yürekte derman, tarihte destan olur.
Toprağa kök salmış, hizmetlerini örten, amellerini gizleyen, değerlerini muhafaza eden, gerçeklerini koruyan, sırlarını saklayan, saygınlığını özünde taşıyan sarsılmaz çınarlardan olalım. Değerlerimizi menfaatlerimiz uğruna teşhir etmeyelim. Güzelliklerimizi toprağın üstünde değil, altında koruyalım. Sadaka olarak hayır dağıtan sağ elimizi, sol elimiz gizleyelim. Gösterişten, çalımdan, beğenmişlikten, böbürlenmekten, çığırtkanlıktan uzak, dik ve duyarlı duruşumuzu devam ettirelim.
Çevrenin esen her rüzgârında, zamanın farklı enstrümanlarında, değişen şartların kozmetik dünyasında projesiz kalan her kişi ve kimlik, erozyonla karşı karşıyadır.
Eğer insanlığa vizyon çizecek isek, erozyonla uğraşacak ne zamanımız nede lüksümüz var. O zaman her değerimiz, amelimiz ve hizmetimiz köklü, ölçülü, kapsamlı, kuşatıcı ve kucaklayıcı olmalıdır. Ta ki, herkes erozyonla karşı karşıya kalsa da(!) biz bu özgünlüğümüzle dimdik ayakta olalım. Bu da ancak ve ancak ihlâsla dine sarılmak, İslam’a teslim olmak ve müslümanca yaşamaktan geçer. Gerisi zorlaştırılmış yorumlar ve temelsiz teferruatlardır.
(Hürseda Haber)