Dünya genelinde daralan küresel ekonomi Avrupa’da ciddi krizlere yol açmış, Avrupa birliğinde istikrar ve istikbal tartışılır hale getirmiştir.

Türkiye’de ise, ekonomide büyüme ve imkânsız görünen kalkınmanın başarı öyküleri ekranlarda gururla anlatılmaktadır.

Avrupa’nın başını çeken Almanya halen neo-Nazileri keşfedememişken, Türkiye Ergenekon’la derin yapıları, balyoz ile rütbeli askerleri, şike ile sporu şeffaflaştırarak, adeta dünyaya demokrasi dersi veriyor!

Arap ülkelerinde baş gösteren halk devrimlerini destekleyip, kendisinden ilham alınmasını dile getiren Türkiye, artık ‘pişmiş demokrasiyi’ ihraç etme noktasına bile gelmiş.

On yıl önce biri çıkıp, Türkiye’nin bu günkü durumu ve geldiği noktayı tahminen dile getirseydi, kimse kale almazdı. Çünkü inanılır gibi değil. Çok hızlı, kısa formüllerle yapılan pratik ve ciddi gelişmelerdir bunlar.

Yani kısacası Türkiye, cumhuriyet oldu olası bu günler kadar kendinden emin, neşeli ve mutlu olmamıştır. “D” harfinden başlayıp “İ” harfine kadar Demokrasiyi bir bütün olarak yaşıyor! İnsan hak ve özgürlükleri, eğitim ve sosyal-spor faaliyetleri, sivil örgütlenme teşkilatları, toplumsal değerleri canlandırma projeleri destekleme gibi modernleşme zeminine girmiş bir Türkiye var! Tam demokrat bir ülkedir! Hak ve hukukun kuyumcu terazisiyle ölçüldüğü, özgürlüklerin teslim edildiği, kendinden emin bir demokrasi baharındayız şimdi!  

İşte medya gözüyle Türkiye’yi böyle görüyoruz. Şaşırıp, üzerine hapşırmamak imkânsız! "Tüü tü tüh nazar değmesin" diyesi geliyor insanın! Anlık olarak insana naif bir gurur, ince bir özgüven veriyor. Ama biraz olsun akla müracaat ettiğimizde gelişmelerin hiç de anlatıldığı gibi bayram-seyran şenliğinde olmadığını görürüz.

Ben kendimi bildim bileli, Türkiye’nin birinci gündeminde Kürt sorunu vardır. Bunu Cumhurbaşkanı da, devletin yüksek kurumlarının başında olan yetkili de, aydın ve akademisyen de, sade vatandaş da bir şekilde dile getiriyor. Bu derinleşmiş sorunun çözümünde herkes istekli iken, bir türlü çözülmemesi de düşündürücüdür.

Öncelikle şu gerçeği görmemiz/bilmemiz gerekir ki; Kürt sorunu, bir terör sorunu değildir. Milli beynimize bu gerçeği kabul ettirmemiz, çözüme atılan ilk adımdır.  Devlet adına konuşan, sivil ve sosyal alana etki eden ve milliyetçi zihniyete yön veren milli şeflerin Kürt sorununa yaklaşımı; ‘bu bir terör sorunudur’ diyerek çözümü şiddette görmeleri, çözünürlük ve paylaşım yönleri olmayan asal sayı noktasına taşımadır. Zira asal sayılar kendinden başka hiçbir sayıyla tam olarak bölünmezler. Sadece kendini bilir ve kendisiyle bütüncül paylaşımda bulunur.  Laik cumhuriyetin demokrasi paylaşımı asal sayı gibi bencil ve kendinden başka kimseyi tanımamaktadır.

İkincisi, Kürt kelimesinden kaçınarak soruna Güneydoğu kavramıyla yaklaşan milliyetçi zihniyettir. Bölünme korkusuyla Kürt sözcüğünü zihinlerinde gizlice saklıyorlar. Yani bir nevi kendilerine ve zihinlerine eziyet ediyorlar.

Tarih boyunca, özellikle Kurtuluş Savaşı’nda düşmanlara karşı canını, malını ortaya koyarak omuz omuza savunma yapan Kürt-Türk kardeşliğinin birleştirici yurtseverliğinden, etnik milliyetçilik ve ulus devlet ideolojisine geçişte yaşanan kimlik kopmaları Kürt sorunun temelini oluşturmaktadır.

Cumhuriyetin tek partili döneminde uyguladığı baskıcı ve inkâr edici politikanın azı dişleri arasında daima Kürtler ezilmiş, çiğnenmiş ve dışlanmıştır. Başta din, dil, ifade özgürlüğü, örgütlenme ve kitlesel özgürlüklerin önü kesilmiş, sivil ve siyasal haklar inkâr edilmiştir. Bölgede polis, jandarma, bekçi, nöbetçi, tahsildar, amir, memur ve kamu görevlilerin halka karşı keyfi uygulamaları, kamu düzenin devamı için gerekli görülen hak ve hukukun gözetilmemesi ve taraflı güç kullanılması, devlet ve devletin kurumlarını haklı, halkı ise suçlu göstermiştir.

Devlet kutsaldır; eleştirilemez, hataları dile getirilemez, yanlışları söylenemez babadır! Neye yanlış dediyse, yanlış; Kime terör demiş ise, terör kabul edilmiş; yapılan her türlü itiraz ve eleştiri girişimi şiddet ile karşılık bulmuştur.

Diyelim ki, devlet tankıyla, uçağıyla, askeri gücüyle bölge dağlarını toz duman edip, PKK örgütünü atıl duruma getirsin. Sizce Kürt sorunu ortadan kalkmış olur mu? Eğer bu soruya evet derseniz, deriz ki, sizin Kürt sorununa karşı hiçbir ilgi, bilgi ve alakanız yoktur. Yok, eğer derseniz ki bu konular farklıdır ve birbirinden kısmen ayrıdır. O zaman deriz ki, sözünüzde doğru iseniz, Kürt sorununu PKK örgütüyle ilişkilendirip, PKK-KCK-BDP koordinatlarında görme ahmaklığına düşmeyin.   PKK hem Kürt halkının, hem de Türk halkının muzdarip olduğu bir bela ve musibettir.

Gelişmiş demokrasi normlarını ağızlarından düşürmeyen Laik politikacıların vicdanları ne kadar demokrat? Kültürel beyinleri ne kadar global ve paylaşımcı? Günümüz demokrasinin genel standartlarını ne kadar özümsemişler? Bence siz önce kafanızda ur gibi şiş duran “bencil ve asal olan demokrasi terörünü” bitirin. Herkes ve kesimin adil olarak faydalandığı gelişmiş bir demokrasi ortamında şiddet ve terör kendiliğinden biter.

Çok açık ve net olarak soruyorum.  Küçüğünden büyüğüne, kadınından-erkeğine, gencinden-ihtiyarına, Müslüman’ından-Hıristiyan’ı-Yezidi’sine kadar, bütün Kürt halkı bir bayram şenliğinde (kimseye zarar vermeden, boş bir kartona bile tekme atmadan) modern ve medenice meydanlara çıkıp inançları gereği kamu alanlarında başörtüsünü, anadilde eğitimi ve özerklik haklarını isteseler, (Ortadoğu ve Arap ülkelerine demokrasi ihracatı yapan!) Laik Türkiye, nasıl bir tepki verir?    

Acaba derler mi, “ha bizim Kürtler artık medeni oldular! Hak ve özgürlüklerini demokratik yollarla istiyorlar, ana dilde eğitim ve yönetimde özerklik demokratik haklarıdır, bu çağda bir halkın dil ve varlığı hiç inkâr edilir mi! Kürtlerin modern ve demokratik talepleri derhal verilmelidir” diye?

Veya “Ya baksananıza! Bizim Kürtler de demokrat olmuşlar. Hiçbir yere saldırmadan, kimseye zarar vermeden hak ve özgürlüklerini istiyorlar. İnkâr edilmiş, gasp edilmiş öz haklarını ve kimliklerini istiyorlar. Kimlik ve kişilikleriyle onurluca yaşamak istiyorlar. En özlü ifadeyle demokratik hak ve özgürlüklerini istiyorlar.” Derler mi?  Devlet-millet olarak bu insanların sorunlarını neden anlamıyoruz ki, diye milli bir vicdan sesi olacak mı?

Hayır, hiç zannetmem. Çünkü Türkiye devleti ve milleti, ulus devlet anlayışından vazgeçmedikçe, hiçbir milletin hak ve hukukunu görmez, gözetmez. Hele-hele Kürtlerin özerklik haklarını gururlarına yedirmez, hiç içselleştiremezler. Demokrasi aynı zamanda bir kültür meselesidir. Bu noktada demokrasinin hak verdiği bu hususla Türklerin bencil kültürü çatışıyor. Zaten asıl sorunda burada yaşanıyor. Yoksa Kürtlerin herhangi bir sorunu yok. Sorun Türklerin kültürel yetersizliği ve bencil davranmalarındandır.

Bizdeki demokrasi Türk’ün menfaat ve gururuna dokunup Kürd’ün hak ve özgürlüklerine karışmadıkça, gerçek demokrasidir.

Şunu çok iyi anlamak gerekir ki; herkes eşit ölçüde demokratik haklardan faydalanmazsa, farklı yol ve yöntemlere başvurur. İşte o zaman terör ve şiddeti kendi elimizle üretmiş/inşa etmiş oluruz.

Komşu ülke halklarının demokratik hak ve özgürlüklerine destek veren anlayış, bedeninden bir parça olan Kürt kardeşlerine de istemedikçe inandırıcı olamaz.

Biz hiçbir zaman insanların ölümü ve kardeşliğin yıkımı üzerinde hak talebinde bulunmadık, bulunmayız da. Ama biz hiçbir zaman uysallığımızın ve kardeşliğimizin samimiyetine yapılan oyalama taktikleri ve alayları da unutmayız.

(Hürseda Haber)