Yaşamları gibi, ölümleri de çok acıydı. Etrafa saçılan kol ve bacakları, parçalanmış yüzleri, tanınmayacak kadar dağılmış olan bedenleri vahşetin şiddetini gösteriyordu. Çaresizlik ve çözümsüzlüğün sessizliğinde, vadide yankılanan ‘hewar/imdat çığlığını’ onlardan başka kimse duymuyordu. Kendilerini kurtaracak bir elin/bir kuvvetin olmadığını o an daha iyi anladılar. Belki de parçalanmış, aciz bırakılmış bir milletin çocukları olmanın ‘sahipsiz kaderini’ yaşıyorlardı.

Acılarla büyüdüler, yoksulluğun kokusunu nefeslerinde hissettiler, yaşamın en acı yüzünü hiç gülmeyen simalarıyla keşfettiler fakat bu vefasız hayata veda ederken aynı acıyı kucaklayarak gitmeyi düşünmüyorlardı.  Kendilerine kıymet verilmediğini, itibar görmediklerini, onur ve haysiyetlerinin önemsenmediğini çok iyi biliyorlardı. Ama bu acımasız katliamın kurbanı olacaklarını hiçbir zaman hayal dahi etmemişlerdi.

Köyleri onlara göre dünyanın cenneti idi. Ama nerden bilsinler ki, her gün, her saat, vahşi canavarların gözetiminde risk taşıdıklarını. Her birinin farklı-farklı hayalleri vardı. Cehaletle güçsüzleştirilen köylerine okuyarak güç katmak istiyorlardı. Okuyup, eğitimleriyle köylerine, bölgelerine katacakları katkıyı hedeflerine almışlardı. Onun için okumalı, yüksek eğitim almalıydılar. Kitap ve defter masrafını, bilgisayar ücretini, dershane parasını çalışarak kazanmalıydılar. Tek kazançları sınır ticaretiydi. Bunun tehlikeli bir yol olduğunu biliyorlardı, ama bundan başka da çareleri yoktu. Zamanla tehlike onlara olağan gelmişti.

O gün hepsi çok heyecanlı ve hareketliydiler. Kendileri artık büyümüş, kendi eğitim masraflarını ve aile ihtiyaçlarını karşılayacaklardı. Hazırlandıktan sonra bilinmez yolun, görünmeyen hedefine doğru beraberce ilerlediler. Sınırı geçip bir çırpıda yüklerini aldılar ve hızlı bir şekilde geri döndüler. Zaman onlar için çok önemliydi.

Adım-adım ölüm vadisine yaklaşıyorlardı. İçlerini soğuk bir korku kapladı. Dizlerindeki kontrolsüz titremeye anlam veremediler. Burunlarını yakan kokunun mazot olduğunu sandılar ama öyle değildi. Biraz sonra bu kerih ve kesif koku bütün bedenlerini kaplayacak, ölüm vadisinde vebaya dönüşecekti. Adımları küçülmüş, nefesleri derinleşmişti. Bir anda parlayan ışıklar gözleri kör edercesine şaşkına çevirmişti onları. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Çaresiz ve mecalsiz vadide korkuya sarıldılar. Kulakları en küçük sese dahi odaklanmış, sessizliği kendilerine sığınak yapmışlardı. Uzaklardan duyulan uğultu göğü yırtarak üzerlerine doğru hızla ilerliyordu. Belki de kıyamet dedikleri şey bu gürültüyle başlayacaktı. Ama kısa zamanda sesi tanıdılar.

Evet, evet bu ses F–16 sesi. Korkmaya gerek yok, yine keşif uçuşu yapıyorlar diye düşündüler. Bir anda olumlu düşünceleri beyinlerinde şimşek çakarcasına ‘hayır’ dedi. “Bu saatte keşif uçuşu olmaz. Ya peki F-16’ların işi ne? Bunlar savaş uçaklarıdır! Bizimle ne alakaları olur ki! Neden bu kadar alçak uçuyorlar! Sesleri neden bu kadar korkunç ve ürkütücü! Bu canavar uçakların koordinatlarına biz günahsız gençlerin ve katırların düşmesi elbette düşünülemez!” diyorlardı. 

Ama düşündükleri gibi değildi. Aynı ülkenin vatandaşı olmak, aynı dinin mensubu olmak, aynı kaderi yaşamak anlamına gelmiyordu. Senin kıymetin, yüreğin kadardır. Kimse bana kahramanlık gazellerini okumasın. Bu vahşetin hesabını soracak cesareti tanımış olsalardı, bu vahşiler bu kadar cesur olmazlardı.

Başlarına bırakılan gülleler vadiyi cehenneme çevirdi. Bir anda her taraf alev topuna döndü. Tek çareleri katırları kendilerine siper etmekti. Ama başlarına dökülen ölüm kütleleri her şeyi kül edip, paramparça etrafa saçıyordu. Gencecik bedenlerin parçalanan organları katırların böğrüne saplanıyordu. 

Yine bir katliamın coşkusu havada kutlanarak insanlığa ihanet ediliyordu. Sahipsiz Kürt gençlerinin canice, vahşice ve sadistçe ölümleri kimsenin umurunda olmayacak, bir özür dahi fazla görülecekti.

Hatta insan türüne benzeyen kimi vahşiler ‘devlet gereğini yapmıştır’  açıklamasıyla bu katliama açıkça destek verecek ve hiç kimse bu söze karşı çıkarak barbarları yadırgamayacak, lanetlemeyecekti.

Kimileri de bu katliamı bitişlerine başlangıç yapıp, iğrenç emellerine alet edecekti.

Bunların hepsi bir yana, ortada bir insanlık ayıbı, bir katliam ve dram var. Vicdanın öldüğü, adaletin bittiği, insanlığın tükendiği bir iç iğrençliğin/hastalığın dışa yansıması bu kadar mı öfkeli olacaktı! İnsan bu kadar mı vahşileşir? Vahşetin bundan daha iyi bir izahı olabilir mi?

Tarihte olup-biten haksızlıkları, ölümleri ve katliamları tel’in eden, kınayan ve kabul etmeyen günümüz zihniyetinin, yarınlara tarih olan bu vahşi katliamı; daha çok lanetlenecektir.

(İsmail Kasımoğlu)