Geçen hafta hasta olan bir arkadaşın ziyaretine gitmiştim. Orada muhterem bir kişiyle tanıştım. Çamaşır yıkayan büyük bir firmada ustabaşı olarak çalışıyormuş. Sohbetimiz biraz koyulaşınca, sizinle paylaşacağım şu konuşma geçti aramızda.
Firma şefiyle her hafta iş toplantısını yapıyoruz. Geçen gün yaptığımız toplantı da şefimiz aynen şöyle diyordu: ‘’Kar yağıp, yollar kaygan olsa, araçlar da birbirine girip bol-bol kazalar olsa, insanlar da yaralanıp hastaneye yatsalar da, şu yatak çarşafları, yorgan yüzleri, havlular kirlense de, işimiz de açılsa, ne iyi olacak.’’
Herkes gelişmeleri kendi menfaatine göre arzuluyor. Bir firma sahibi nasıl bir beklenti içindedir. He bir de ilaveten şunu demiş; “aman kazalar ölümcül olmasın, şayet ölümcül olsa, hastaneye yatma durumu olmaz, böylece işimize yaramaz bu tür kazalar.”
İnsanı bu kadar hırçın, bencil, çıkarcı yapan nedir acaba?
Gazete habercileri de biraz olsun böyle düşünürler.
Yıllarca birbirine düşman olan iki aşiretin barış yemeğini iki satırla geçiştiren gazete haberleri, iki aşiret arasında defalarca meydana gelen ölümcül haberleri boy-boy gazete manşetlerine taşımışlar, üzerinde yorum yaparak, ilgi toplamaya çalışmışlardır.
Yani gazetecilik ve habercilik mesleğinde hayatın doğal akışını, güzel gelişmeleri, uyumlu beraberlikleri, fıtri bütünlüğü, ifsat olmuş toplumda gelişen iyilikleri, birlik ve beraberliği sağlayan kutlu doğum mitinglerini gündeme getirmez.
Yapılan binaları göstermezler, ama bir bina yıkılsa bütün haberciler o binanın başına üşüşürler. İşte habercilik budur. Yıkımdır, ölümdür, kazadır, istenilmeyen bilgiyi erken bulup, ifşa etmektir, duyurmaktır. İyi bir haber sanki ruhlarına batıyor!
Şimdi Türkiye’de gelişen medya tarihine biraz bakalım.
Türkiye’nin batıya yönelmesi ve modernleşme noktasında gösterdiği gayret, daima devletin güçlenmesi, gelişmesi ve bekası içindi. Bundan dolayı modernleşme ve gelişmede verilen çabalar toplum ekseninden uzak, devlet merkezliydi. Topluma dayalı değerlerin, dini inançların, kültürel farklılıkların, tarih ve sanat zenginliklerinin hiç birine yanaşmayan Kemalist rejim, farklı kesimlerin varlığını da hiçbir zaman kabul etmedi.
Batı’da devleşen ekonomi ve bununla gelişen iç-dış ticaret hacmi, pazarlama ihtiyacını doğurdu. Pazarlamayı en güzel şekilde kitlelere yayan ve ticari gelişmeye katkı sağlayan gazete oldu. Böylece gazete ticari çıkarların ve gelişen rekabetin keskin kılıcı haline geldi.
Türkiye’de ise medya farklı bir zemin üzerinde gelişti. Batı’nın tam tersine, kendine has bencil, taraflı, ikiyüzlü karakteriyle devlet ideolojisini destekledi. Halkın istek ve taleplerine göz yuman, sesine kulak tıkayan, ihtiyaçlarına aldırış etmeyen dikta rejimi; basın ve yayın yoluyla bütün gelişmeleri manipüle etmeye, gerçekleri gizlemeye çalıştı.
Rejimin köleliğine boyun eğen medya, kiralanmış beyniyle söylenen her şeyi kabul etti, olduğu gibi halka sundu.
Halk tarafından anlaşılmayan (devletin) değişim ve dönüşüm politikalarını, toplumun ‘değer dokularına’ dokundurmadan tatlı bir üslupla halk algısına indirgeyen medyanın, her zaman rejimin koruyucu kılıcı olduğu bilinen bir gerçektir.
Cumhuriyetin kuruluşundan 1950 yılına kadar tek partili tahakküm sisteminde basın-yayın özgürlüğü sadece rejimi savunmakla sınırlandırılmış ve medya algısı bu yönde geliştirilmiştir.
1990’lı yıllarda Sovyetlerin çökmesiyle/çözülmesiyle etkisini kaybeden Sosyalizm, dünyayı tek kutuplu kapitalist canavarın hırçın rekabetine bıraktı. Küreselleşmeyle gelişen ekonomik hareketlilik Türkiye’de de medyayı heyecanlandırdı ve ticari ilişkilerde medya önemli bir faktör haline geldi.
Avrupa birliğinin, Türkiye’ye dayattığı uyum yasalarıyla daha rahat bir manevra alanı elde eden medya, özelleştirmeyle birlikte Türkiye’de en etkin güç olmaya başladı.
Fakat her şeye rağmen Türkiye basınında devletçilik ruhu bitmedi. Gelişen olay ve durumlara karşı tarafsız duruşunu ortaya koyamayan medya, çoğu kez ortaya attığı asılsız iddialarla askeri darbelere, e-muhtıralara, 28 Şubatlara ortam sağladı.
Toplumdan uzak, tarafsızlığı içselleştiremeyen basın, holding patronlarının ve egemen güçlerin baskısıyla özgür düşünceyi kazanamadığı gibi, halk tarafında olma cesaretini de kendinde bulamadı.
Medya, askerin siyasete müdahalesini eleştirmek yerine, Demokraside izahı olmayan açıklamalarla sivil siyasete yüklenmesi, güçlünün gölgesinde yaşamaya alışkın korkak bir ruh halinin değişimini göstermektedir. Ciddi bir zihin değişimi ve önyargılardan kurtulmayan medya mensuplarının, toplum cephesinde yer alması ve çalınan her düdükte hazırola geçmekten vazgeçmesi mümkün değildir.
Türkiye’de bazı kavramlar özelleştirilerek toplum algısında simgeleştiriliyor. ‘İrtica, başörtüsü, komünizm, emekçi, sağ-sol ayırımı, bölücülük, terör vb. kavramlar medyanın rafında hazır tutularak, zamanına göre ölçülüp-tartılarak topluma uygulanıyor. Rejim bu kavramların kalıbını oluştururken, kendi çıkarına göre yan etkisi yüksek derecede madde ilave ederek, halkın sağlıklı düşünmesini engelliyor ve halkın birbirine düşman olmasına zemin hazırlıyor.
Başörtü, iktidar partisinin menfaat hesaplarıyla örtüştüğü için, halkın inanç ve isteği daima göz ardı edilmektedir.
Uludere’de 35 Kürt gencin Devlet tarafından katledilmesinde dilsiz şeytan rolüne giren medya, devletin sözcülüğünden başka ne yapabilmiş ki?
Peygamber Sevdalıları’nın organize ettiği ‘kutlu doğum’ mitinglerine yüz binlerce kişi katılıyor. Özellikle Doğu ve Güneydoğuda yüz binlerce insanın meydana dökülmesine gözünü kapatan, haber yapmayan medyanın hedefinde ne var sizce? Kuyuya düşen bir kedinin haberini dahi atlamayan medya, bu organizasyonları nasıl görmezden geliyor, niçin kulaklarını tıkıyor, bilemem. Ama bildiğim şu ki; Türkiye medyası çok yanlı, taraflı, ikiyüzlüdür.
Öyle ki; sadece insanların ilgisini çeken, dikkatini cezbeden, merakını uyandıran kavga, savaş, ölüm, yıkım, kaza, olağanüstü durumlar, ahlaksız ilişkiler, magazin, spor, çılgınlıklara ön sayfada yer veren gazete ve televizyon kanalları, toplum adına yapılan güzellikleri, hayırlı işleri, kültürel ve sanatsal faaliyetleri, ahlak ve edepte örnek olan hayatlara ilgi duymayıp, haber dahi saymamaktadır.
Rejimin kucağında gelişen medya çocuğu bu gün halen aynı ahlak üzere iş yapmaktadır. Halktan uzak, devlet esiri bir zihniyetin medyası, hakkın sesi olamaz.
(Hürseda Haber)