Çevre, sadece teknik ve ekonomik boyutlu bir olay değil, aynı zamanda sosyal yönü de bulanan toplumsal bir konudur.
Çoğu zaman bilinçsizce değişiyoruz ve bu değişim evriminde kaybettiklerimizin farkında bile değiliz.
Etkin ve etkileyici ahlaki değerleri insan sıfatına motive eden Yüce İslam’ın manevi pınarlarından beslenen büyüklerimiz, kendi gayretleriyle aldıkları bu ahlaki değerleri hayatın içine serpiştirerek duyarlı bir toplum algısını meydana getirdiler.
Ebeveynler, büyük bir hassasiyetle, dini inançları, toplum tarafından kabul görmüş insani değerleri ve kültürel sürekliliği kendi çocuklarına ustalıkla devreder; dede ve nineler ise, yaşamları boyunca edindikleri engin hayat tecrübelerini tatlı bir dil ile torunlarına hikâyemsi olarak anlatırlardı.
Böylece çocuk içerde anne-babaya, dışarıdaysa akraba ve komşuya nasıl davranacağını bilirdi. Akrabanın (amca, dayı, teyze, hala vs) çocuk üzerindeki kontrollü otorite ve sevgiye dayalı yaklaşımı sosyal mekanizmanın eğitici çarkını kavileştiriyordu.
Zaten aile eğitimi ve toplumsal ahlakı içselleştiren genç; ruhen dinç, fikren mutmain, kalben sevgi dolu biridir.
Daha önceleri babamızdan çekindiğimiz gibi akraba ve komşu büyüklerimizden de çekinirdik.
Çünkü o toplum algısının yaşatılmasında ve çocuğun buna paralel olarak yetişmesinde komşunun da büyük bir katkı ve desteği olurdu.
‘Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir’ inancıyla, ‘komşu komşunun külüne muhtaçtır’ geleneğinin getirdiği kültürle, komşu komşunun çocuğunu en güzel şekilde gözetirdi.
Herkes komşu çocuğunu en az kendi çocuğu kadar gözetir, en ufak bir zararın gelmesini istemez, evde, sokakta, mahallede kendi çocuğundan ayırmazdı. Cebinde şeker taşıyan baba, önce komşu çocuğuna ikram eder, sonra kendi çocuğuna verirdi.
İşte bu güven ve duyarlı toplum algısında, komşunun bazı durumlarda sizin çocuğunuzu düzeltme adına yaptığı müdahaleye itiraz etmezdiniz. Zira herkes ortak değerleri paylaşıyor, ayni değerlere hizmet ederek toplumsal güveni oluşturuyordu. Ortamı bütünleyen bir iyilik ve güzellik paylaşımı vardı. Böylece komşunun çocuğunuza fiili uyarıda bulunmasını hiçbir zaman yadırgamaz, tam aksine yanlış bir davranış göstermesi, kötü bir gidişat veya tehlikeli bir duruma düşmesi durumda bu fiili müdahaleyi toplumsal samimiyetin bir gereği olarak bilirdiniz.
Toplum içinde gelişen bu samimi-sosyal mekanizma hem çocuğun yanlışa düşmesini engelliyor, hem de ailenin çocuğa karşı güven ve huzurunu tesis ediyordu.
Ama şimdi acube bir değişimin bilinçsiz yörüngesinde hızla dönmekteyiz. Kaybettiklerimizi dahi bilmeyecek kadar hayalperest bir havanın görünmeyen sisinde bilinmezliğe yol alıyoruz. Hedef yok, ideal yok, amaç yok; yok var, var yok.
Bazılarımız köy ve kasabadan göç ederek, büyük kentlere, bazılarımız da ülke sınırlarını aşarak sürgünlerde yepyeni bir yaşamla tanıştık. Bu büyük değişimle birlikte birçok sorunla karşı karşıya kaldığımız aşikârdır.
Daha önceleri yaşadığımız kırsal yaşam alanlarında(köy, kasaba) sosyal çember ve insani ilişkiler alanı dar olduğu için herkes birbirini tanırdı, bilirdi. Herkesin birbirini tanıdığı salih bir toplum algısında, güçlü bir birliktelik, dayanışma, kaynaşma, paylaşma ve destekleme eğilimi olur. Köy ve kasabada gelişen imece usulü de bu güven ve paylaşımın bir sonucudur. Sosyal güven ve sosyal kontrolün hâkim olduğu bir toplumda; suç, mahrumiyet, mağduriyet, öteleme, dışlama ve haksızlık gibi toplumu zedeleyen unsurlar en asgari seviyeye düşer.
Peki, devasal büyüklükteki mega kentlere akın-akın göç eden biz köylülerin, kasabalıların sosyal hayatında neler değişti?
Aynı inanç, kültür ve coğrafi iklime sahip kırsal kesimin, büyük kentlere akın etmesi; ekonomik hırs ve menfaatin yaşam merkezine yerleşmesi; ahlaki değerlerin bu mega mozaik toplumda kıymet bulmaması; hatta karşılıksız olarak yapılan iyiliklerin enayilik olarak bilinmesi; sıfatsız bir toplum algısını oluşturdu.
Doğduğu, büyüdüğü, geliştiği topraklardan koparak büyük kentlere yerleşmenin o kadar kolay olmadığını biliyoruz. Akraba, dost, komşu ve tanıdıklarından ayrılıp, yeni insanlarla tanış olmanın, onlarla uyum sağlamanın elbette zorlukları olacaktı. İşte bu korkular ve çekinceler altında bazı aileler kaplumbağa misali, olduğu gibi kabuğuna çekilme taktiğini uygularken, bazıları da tüm kapılarını açarak dipsiz deryanın derin sularında kaybolup gittiler. Aynı sitede oturan, hatta aynı apartmanda bulunan aileler daire kapılarını sıkı sıkıya kapatarak komşuların tehlikesinden korunmaya çalıştılar. Kapanan kapılar gibi, toplumsal köprüyü sağlayan kalplerde de kapılar kapanmış oldu.
Apartman dairesine sıkışan aileler git gide küçüldü. Dede ve nineler aileden koparılarak yaşlılar yurduna yerleştirildi. Büyük ebeveynler ile torunlar arasında olan sevgi-merhamet köprüsü yıkılmış oldu. Çocukların nenesi televizyon, dedesi bilgisayar oluverdi. Hayata bağlanan sevgi, dedenin veya nenenin merhameti olacak iken, bilgisayardaki şiddet içerikli, intikam hırslı oyunlar oldu. Çocuklarımızın dünyaları sanallaştı. Hayalleri temelsizleşti. Hedefleri basitleşti.
İnsani değer ve düşüncelerin ters-yüz edildiği günümüz toplumun bedbahtlığında (bir anne ve baba şefkati ile) elimizden tutup, ruhumuza huzur, kalbimize sükûnet, gönlümüze güven ve çocuklarımıza İslam’ın güzel ahlakını veren İslami sivil toplum kuruluşlarının hizmetlerini şükranla takdir ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum. Hususen Bilge-Der’in gençlere verdiği Kur’anî eğitim, İslami ahlak ve asrî bilginin, tanıdık kardeşlerimizin çocuklarında timsal olarak müşahhas olması bizleri fazlasıyla sevindirmiştir. Rabbim yar ve yardımcıları olsun. Hasta olan toplumumuza ahlaki şifanın yeridir diyorum. Başarılarının devamını diliyorum.
(Hürseda Haber)