Yüce İslam dini kendi toplumunu akideyle, imanla, ibadetle örer. Namazla, oruçla, hacla, zekâtla, infakla, sadakayla örer. Toplumu bina eden bu hükümlerin tümü bir ümmetin inşası içindir. Zira İslam, tevhit inancıyla ilmik-ilmik ördüğü ümmeti bir bütünlük kapsamında hayata geçirir.
Ümmet olma anlayışı, müminlerin ortak sorumluluk şuurunun odağıdır. Bu hem İslami bir sorumluluk şuuru hem de müminlerin birbirine karşı duydukları sorumluluğun ta kendisidir. Mümin, nasıl ki İslam inancının devamı hususunda mesul ise, mümin kardeşinin varlığından da sorumludur. İşte burada İslam hukuku, kardeşlik hukuku devreye girer. Müslüman kendisini, bütün İslam ümmetinin varlığı ve devamı hususunda sorumlu hisseder.
Bu noktada bir kişinin veya bir toplumun varlığı denilince ne anlıyoruz? Ya da kendi varlığımız ile başka birinin varlığı hususunda, alt-üst farklılıklarımız var mıdır? Varsa bu farklılıklar nelerdir? Kişi olarak mevki, makam mı? Yoksa ulus olarak, milliyet ve otorite mi? Kendimize ve milliyetimize verdiğimiz varlık hakkı kadar, başka birine veya ulusa da vermemiz gerekmez mi? Müslüman olarak bu hususlarda birbirimizden mesulüz değil miyiz? Evet, Müslüman isek, mesulüz.
Eksik ve fazlalıklarıyla tarih boyunca ezilen, sömürülen ve yok edilmeye çalışılan mazlum Kürt halkı, bu ümmetin bir parçasıdır. Dili, dini, tarihi, kültür ve âdetiyle kadim bir ulus olan Kürt halkını inkâr etmek, dilini yok saymak, ümmet anlayışını zedelediği gibi, böyle bir davranış şekli kişiyi Allah’ın ayetiyle, kanunuyla karşı karşıya getirir. Bu çok tehlikeli ve ciddi bir durumdur.
Kürt halkının dilini inkâr etmek, yok saymak, Kürt halkının varlığını yok saymakla eşdeğerdir. Allah’ın murat ettiği bir dili ve ulusu görmezden gelmek, yok saymak, kişinin akidesini tehlikeye sokacağı gibi, imanı tekrar gözden geçirmesini gerektirir.
Kardeş diyeceksin, fakat mazlum olduğundan dolayı Kürt kardeşinin dilini inkâr edeceksin, kültür ve tarihi değerlerini yok sayacaksın. Kardeş dediğin bu halkın (Kürtlerin) insani hakları olan anadilde eğitime yok diyeceksin, bölgesel yönetim özgürlüğüne bölünme diyerek, hür iradesine ipotek koyacaksın, diğer yanda da, dünya genelinde kendi dilini(Türkçe olimpiyatlarıyla) yayıp, bunu şölenlerle, bayram şenliğiyle coşkuya dönüştüreceksin. Nerde kardeşlik ve paylaşım, nerde adalet ve vicdan? ‘Kendi nefsin için istediğin şeyi, Müslüman kardeşin içinde istemedikçe mümin sayılmazsın’ gerçeği nerde?
‘Müminler kardeştirler’ fermanının hukuki sorumluluğu nerde?
İslam ümmeti bünyesinde fakirliğin açtığı veya açması muhtemel yaraları bir şekilde zekâtla, infakla sarar. Ya peki; yürekte açılan, gönülde parçalanan, kalpte kırılan o derin yaraları neyle saracağız?
Nisap miktarı malı olan kişi zekâtını verecektir. Onun, ümmete karşı sorumluluğu içinde ‘mal vermek’ vardır. Yüreğinde, mümin kardeşi için yüzüne yansıyacak bir tebessümü bulunan da ondan sorumludur. Her müminin, bir tebessümcük zenginliği vardır ve eğer varsa sadaka ile yükümlüdür. Her müminin tespih edecek, tehlil edecek, tekbir getirecek ve hamd-edecek bir gönül zenginliğe sahiptir. Öyleyse sadaka ile yükümlüdür. Her müminin, bir yetimin başını okşayacak, yüzünü güldürecek, gönlünü alacak kadar diğer-gamlığı vardır. Kendini bunca geniş bir sadaka çerçevesi içine sokmayan kişi, ümmetin içindeki yerini yeniden değerlendirmelidir.
Çünkü ALLAH Resulü buyuruyor; ‘zenginlik mal çokluğundan ibaret değildir. (hakiki) zenginlik gönül zenginliğidir’.
Asıl dert; milli damarların gerilmesiyle cimrileşen, başkasının varlığından kaygı duyan, tahammülsüzlük gösteren kesif yüreklerdir. Mümine karşı bir tebessümü infak edememektir.
İçinizde ümmete karşı bir paylaşım, katkı, kardeşlik ve sevgi çağlayanı coşuyorsa, onu büyük bir gönül huzuru içinde verin. Gönüller bu dokunuşla ferahlanır, ümitlenir, kardeşlik sevgisiyle hoşnut olur. Allah resulü, ümmetinin gönül ezikliğine düşmesine razı değildir. Mesele; var olanlardan verebilmektir.
Ancak ümmet hizmetine karşı olan sorumluluğumuzu bir tarafa bırakıp, bakış ve birikimlerimizi milli sınırlar içine hasredersek/hapsedersek, o zaman elmanın içine girmiş kurtçuk gibi oluruz da, yaptığımız felaketten haberdar bile olamayız. Allah muhafaza…
Farklı renkteki masum bir çocuğun okuduğu milli şiir, bizi duygulandırıp gözyaşlarına boğuyorsa, kılcal damarımıza dokunup bizi coşturuyorsa, o zaman kendimize dönüp bakmamız gerekir. Kendim için istediğimi kardeşim için istiyor muyum acaba? Bir tebessüm sadakasında cimri olan gönül, farz olan zekâtı yürek hoşnutluğuyla nasıl versin ki! Kendi milliyetinden başka endişesi olmayan sığ düşüncenin, Müslüman kardeşi için isteyeceği hak sınırı ne kadar olabilir ki!
Yaşamamız gerekenlerle, yaşadıklarımızı yan yana koyalım. O zaman adil ve tarafsız bir kıyasla kendimizi daha iyi tanır/tahlil ederiz.
Bu ümmetin mazlumları gönül zenginlikleriyle yola çıkıp, medyan- meydan, sokak-sokak, okul-okul, ev-ev Müslüman kardeşlerine gidip el uzatıyor, yüreklerinde coşup yüzlerine yansıyan tebessümle mazlumlara ümit veriyorlar. Sermayeleri gönüllerinde büyüttükleri Muhammedi sevdayla, dalga-dalga meydanlara, köylere, kentlere ve ülkelere yayılan, yüreklerinde kurdukları ümmet özlemiyle etrafa gül kokusu saçan peygamber sevdalılarıdır.
Müslüman olmak büyük bir nimettir. Ama tevhidi düşünceyle; gönülde kuşatıcı, görüşte kapsayıcı, samimiyette kucaklayıcı mümin olmak başka bir lütuftur.
(İsmail Kasımoğlu)