Eğitim, sosyal yaşamın ortaya çıkardığı bir zaruriyettir. Doğduğu günden itibaren bir düzen ve gayret dairesinde bilgi kazanımında bulunan insanoğlu, bu zenginliği ideal olarak kabul edilen davranışlar bütünlüğünde geliştirmek zorundadır.  Ancak böyle bir çaba sonucunda belirli bir ideal ve fikir birliği içerisine girebilir, ortak bir hedefe doğru yol alabilir.

Eğitim, aynı zamanda toplum fertlerinin manevi bütünlüğünü sağlayan; duygu, düşünce ve davranış birlikteliğini uyumlu hale getiren sosyal yaşamın en kapsamlı iletişim ağıdır.

Bilgi, davranış ve kabiliyetlerin geliştirilmesi ve kazanıma dönüştürülmesi için eğitim faaliyetleri, hayatın bitmeyen bilinç dizisidir. İşte toplum hayatını bu derece geniş kapsayan, etkileyen ve kuşatan eğitimin sistem içinde, sosyal hayatta oynadığı rol fazlasıyla ehemmiyetlidir.

Eğitim hadisesinde eğiten(öğretmen) ve öğretilen(öğrenci) gibi iki ana kesim bulunmaktadır. Bu iki kesimin de birbirine karşı dürüst ve samimi bir şekilde yaklaşmaları ve yaptıkları işin gereğine inanmaları, eğitimin sağlığı ve gelişimi açısından son derece önemli bir husustur. Bu noktada karşılaşılan sorunlar, eğitim metodu veya tekniği dediğimiz bir çalışma alanını meydana getirmiştir.

Aslında benim değinmek istediğim konu, okul-aile işbirliğidir. Çocuklarımız yeni bir eğitim dönemine büyük bir heyecanla başladılar. Bu heyecan ve iştiyakın devamlılığı ve aynı zamanda verimli hale gelmesi için okul-aile işbirliği bir zorunluluktur. Eğitimin işlerlik kazanmasında bu iki gücün de rolü küçümsenemez. Aile içinde gelişen ruh ile okulda kazanılan zihin eğitiminin birbirine eşit ve paralel bir biçimde devam etmesi, şahsiyet ve denge açısından gereklidir.

Bu açıdan bakıldığı zaman her ikisinin de kendine has bir ihtiyaç ve gereklilik olduğu kesindir. İki farklı eğitim kurumu olan aile ile okulun birbiriyle ilişkili ve tamamlayıcı bir eğitim uygulamaları gerekir.

Laik düzenin kurulduğu günden beri bu iki kurumun arasındaki manevi bağ ve iletişim ağı kopmuş, birbirini tersleyen, dışlayan kurumlar haline gelmişlerdir.  Ülkemizde hızla gelişen Batı hayranlığı ve kültür değişimi arkasından, bu iki kurumun da birbirinden farklı değerler taşımasını gösterebiliriz.

Daha derin bir analizle aile-okul uyumsuzluğundan öte, laik anlayış ile toplumun inancı arasındaki uzaklaşmaya ve temelde farklılaşan fikir ve ruh yapısındaki değerler çelişkisine bağlamak daha uygun olur.

Okul, hiçbir zaman aile eğitim tarzına ve verdiği bilgilerin tersine bir girişimde bulunmamalıdır. Böyle bir durumda çocukta şahsiyet kaybı ve bilgiye karşı güvensizlik hissi başlar. Bu durumda okul, aile otoritesini bitirirken; aile de benimsemediği okula karşı ilgisizliği ve soğuk duruşu, çocukta bocalama boşluğunu oluşturur. Tabi ki ailenin çocuk üzerindeki otoriteyi, okul sağlayacak değildir. Okul tarafından verilen sosyal kurallar, sadece teorik bilgilerdir. Yani kişiye şahsiyet ve kişilik veren yer ailedir. Sosyal şekillenme ve karakter eğitimin yapıldığı yer evdir. 

Eğer aile okulun bilgiler serisine karışır ve zihin kurcalamasına girerse, çocukta bilgi ikilemi oluşur. Aynı zamanda okul da, aile kurallarını görmezden gelir; değerlerine saygı göstermez ise, çocukta bir inanç bulanımı oluşur. Bu iki kurumun hedefi, bireyi siyasi ve sosyal düzene bağlı hale getirmedir.

Birbirinden kopan bu iki kurumun üretim serisinde fazlasıyla eksiklik ve sakatlık meydana gelir.

Bu temel sebeplerden dolayı iplerini kopararak birbirine sırt veren okul ve aile kurumu, geliştirdikleri fertleri hiçbir şekilde tamamlayamamış, topluma faydalı şahsiyetler olarak sunamamıştır. 

(İsmail Kasımoğlu)