İslam, kâinatta var olan canlı-cansız tüm varlıkların varoluş nedenlerini, etkileyici boyutlarını analiz etme derinliğine sahip kapsayıcı, kuşatıcı ve sonuç olarak meselelelere doyurcu cevap veren en son ilahi dindir. Bu yorumlama ve sonuç çıkarma gayretinin hedefinde fıtri düzenin bütünlüğünü, adaletin üstünlüğünü ve huzurlu bir toplumu bina etmenin köklü projeleri vardır. 

Her şey Kur’an-ı Kerim’de genel hatlarıyla izah edilmiş, peygamberimizin örnek hayatıyla en güzel şekilde yorumlanmıştır.  Bu iki büyük kaynaktan daha yüce bir referans olamaz.

Son günlerde en çok konuşulan, tartışılan ve bir o kadar da aktif heyecan uyandıran siyasi gündem; Hüda Par’ın siyasi alana çıkışını ilan etmesi oldu. 

Bu gelişme karşısında herkes eteğinde topladığı taşları tek-tek dökmeye başladı. Niyet okuyan, öfkelenen, hırçınlaşan veya umutla bu sevinçli ilanı bekleyenler. Yani hem sevinenler oldu, hem de kahrolanlar...

Herkes durduğu yerin menfaatına göre sayısız sorular ve iddialar ortaya atabilir. İdeal ve ilke (niyet-amel) bütünlüğünde zamanın ortak duygu ve algı tepkisine duyarlı, adelet çizgisinde halkın eğilimine önem veren, sosyal ve siyasal hizmetlere gönül açmış bir halk hareketinin günün şartlarından uzak ve duyarsız kalması tabi ki beklenemez. 

Hani bir asır öncesine gittiğimiz vakit teknoloji alanında gelişen değişimler ve icatlar bazı kesimler tarafında tekzip ediliyor, din dışı-şeytan işi diye şiddetle dışlanıyordu. Hatta bazıları deve varken, arabaya binmek caiz değildir, diyebiliyordu.

Siyasetin önemi ve gerekliliği hususunda isterseniz basit bir örnek üzerinde durarak denge kurmaya çalışalım.

Siyasetle uğraşmayı sürmeye, siyasi hayatı da bir arabaya benzetirsek, konuyla alakalı ilişkimiz üç seçenek üzerinde yoğunlaşır.

1- Eğer sürmeyi bilmeden arabaya biner, rastgele gaza basarsak, er-geç bir yere çarpar, bu çarpma sonucunda hem kendimize hem de çarptığımız şeye zarar veririz.

2- Arabamız var, anahtar da elimizde, ama sürmek istemiyoruz. Ya da sürmeyi bilmediğimiz için süremiyoruz. Hangi neden olursa olsun, sonuç; arabayı sürmemektir. Çok iyi hatırlıyorum; abim ilk arabayı aldığı zaman ailede sürücü olmadığından dolayı o araba bir hafta boyunca evin önünde öyle bir metal yığını gibi kalmıştı. Arabayı alıp sürememek veya araba olduğu halde olmadığını varsayarak sürücülük sorumluluğundan uzak durmak, en kolay ve rahat olanıdır. Yaşadığımız şehirde Sofi Kazım diye bir müslüman şahsiyet vardı. Belediye otobüslerine binmezdi. Bunu bir akide sorunu olarak bilirdi. Sabah kalkar iş yerine yürüyerek giderdi, işe vardığında öğle vakti olurdu, derken namaz ve yemek vakti girerdi, bir saat çalışır çalışmaz tekrar yola koyulması gerekirdi. Çünkü gidiş-geliş en az 30 km yapıyordu. Ama sonunda ne oldu? Önemli olan bu tutumu devam ettirmek mi, yoksa bu tutumun kökten yanlış olduğunu ortaya çıkarmak mı?

Kısacası hayatın ana hatlarından ve dönüm düğümlerinden uzak durmak en kolay olanıdır. Şahsına ayırmış olduğu dar bir hayat alanıyla alakadar olmak o kadar da zor değil. Ama bu dar ve değişimsiz olan hayatı halkın tümüne giydirmeye çalışmak, sadece tatlı bir beklentiden ve hayalden öteye geçemez.

3- Arabayı alıp sürmek, beraberinde birçok sorumluluğu gerektirir. Öncelikle bir ehliyete ihtiyaç var. Yani arabayı iyi tanımak gerekir. Mekanik yapısı, çalışma sistemi, parçaları, ihyitaçları, kullanım şekli ve arabayla alakalı fiziki tüm bilgilere sahip olmak gerekir. Daha sonra gitmek istediği yolu, yolun durumunu, yol işaretlerini bilmek gerekir. Ve en önemlisi taşıdığı kişilerin selametinden sorumlu olduğunu bilerek, yoluculuk esnasında alınması gereken ön hazırlıkların zamanında alınması ve dikkat edilmesi gereken hususlara riayet edilmesi gerekir. Arabayı her türlü olumsuz hava şartlarında, yetersiz ve bozuk yollarda kontrol etmek, güçlü bir denge ve sağlıklı bir ölçü ister. Aynı zamanda tecrübe de işin psikolojik üstünlüğüdür.

İyi bir sürücü olmak arabayla olan ilişki ölçüsünü iyi ayarlamak, nerde ve hangi durumlarda gaza basmalı, fren yapmalı, sürat azaltmalı gibi denge gerektiren ölçüye fazlasıyla dikkat etmesi gerekir. Bu bir ustalık ve yenetek meselesidir.

Siyaset gibi uzun ve ince bir yola koyulmak güçlü bir irade, sağlam bir akide, tutarlı ve ölçülü olmayı gerektirir. Bir kısım ehl-i din taraftarı insanlar bu ralli yarışında popüler olmuş, yarışın heyecanına kapılarak kendi inançlarını ve ideallerini unutarak bitmeyen yolun emelleri arasında tükenip gitmiştir. Bazıları yapmış oldukları hatalardan dolayı ceza yiye-yiye umutları tükenmiş, bazıları bu direksiyonu hiç kimseye devretmeden başında ihtiyar olmuş, yorgunluğun verdiği çaresizlikle bir an önce en yakın durağa varmayı umut eder hale gelmiştir. Birileri bu trafik karmaşıklığını görünce hiç yanaşmamış, hep yaya kalmayı yeğlemiştir.

Bu yolda ya bir arabaya binilir, gidilmesi gereken hedefe doğru yol alınır ya da beklenen durakta öylece bakakalınır. Öyle de sen tek kalmıyorsun ki! Senin arkanda duran bir halk var, bir ümmet var. Ne zamana kadar namaz vakitlerinde durmayan vicdansız şoförlere teslim edeceksin!  

Hayır efendim, bu direksiyona bu halkın inancına saygı gösteren, değerlerine hürmet eden, yaşam şekline (olumlu veya olumsuz) müdahale etmeyen adil ve hür vicdanlı şoförlerin geçmesi gerekir.

Ha şunu da söylemeden edemem: öyle yersiz ve gereksiz yerlerde gaza basarak radara yakalanmak, arabayı trafikten men edecek hal ve hareketlerde bulunmak cesaret değil, belki de tecrübenin yetersizliğinden olsa gerek. Yoksa daha kontağı açmadan polisle kavgalı olmak, bu yolu çekilmez hale getirir.

Bu arabaya her türlü yolcu biner. Açığı-kapalısı, dinlisi- dinsizi hiç farketmez. Binmek isteyen her kişi bu halk otomobiline en huzurlu, emniyetli ve güvenilir bir şekilde binebilmeli ve kendi arabası hissini almalıdır.

Ama bu şu anlama gelmemelidir! Yolcuların heyecan verici alkışları, şaşırtıcı sloganları, sağlıksız istekleri sürücüyü asla etkilememeli ve ideallerinden vazgeçirmemelidir. Hür-Dava erine şımarıklık ve kabalık asla yakışmaz. Bu yolda ifrat ve tefrit baskısı fazlasıyla çok olacaktır. Birileri diyecek ki ‘yahu dinde bu da mı vardı? Artık bu kadarı da fazla! Böyle şeyler dinde yoktur!’ Diyerek dar dünyalarıyla konuşabilir, bazıları da ‘yahu biz artık farklı bir zamandayız, dönem değişti, şartlar değişti, biraz daha geniş düşünmemiz gerekir’ diye apuk-sapuk düşüncelerle ortaya çıkabilirler.  Bu yolcular avam da olabilir, avam görünüp bir yerlere hizmet eden görevliler de olabilirler.

Zor ve zahmetli bir yolculuktur. Çok keskin ve tehlikeli virajları vardır. Ama yol almadan hedefe varmak mümkün değil. Sabır ve azim ise bu yolun azığıdır.

Rabbim Hüda-Par’ın yolunu açık eylesin. Her türlü kaza ve felaketten beri kılsın.

(Hürseda Haber)