Duydun mu, Hindistan’da bir bilgin, dostlardan bir topluluğu gördü.
Aç kalmışlardı, azıkları yoktu; yolculuktan, uzun bir yoldan geliyorlardı.
Bilgin kişinin acıyışı coştu, onlara bir hoşça selam verdi de gül fidanı gibi güldü, açıldı.
Dedi ki: Karnınız bomboş, açsınız; açlık Kerbelâ’sından birçok zahmetlere düşmüşsünüz. Ama Allah için olsun a ulu toplum, Allah için olsun, sakın fil yavrusunu yemeyin.
Şimdi gideceğiniz bu yolda filler vardır; fil yavrusunu vurup kırmayın; dinleyin sözümü.
Yolunuzda fil yavruları vardır; onları avlamayı gönlünüz pek ister.
Pek güçsüz, kuvvetsizdirler, pek güzeldir, pek semizdir onlar; fakat anaları pusudadır, korur onları.
Yavrusunun ardına düşer; bağırıp ah ederek yüz yıllık yol alır.
Hortumundan ateş saçar, duman tüter; sakının onun acınmış yavrusundan.
Öğüt veren, öğüdümü dinleyin de gönlünüz, canınız, belalara uğramasın dedi; Otları, yaprakları yeter bulun; fil yavrularını avlanmaya pek varmayın.
Ben, boynumdaki öğüt verme borcunu ödedim; öğüt dinlemenin sonu, kutluluktan başka ne olur ki?
Ben, sizi pişman olmaktan kurtarmak için elçi olarak geldim, aldığım haberi size verdim.
Sakının! Tamah, yolunuzu kesmesin, çünkü tamah, yapraklarınızdan tutar da kökünüzden söker, atar sizi.
Bu sözleri söyledi, hadi, hayırlara karşı dedi, gitti…
O uzun yolda onlar, kıtlığa düştüler, acıktılar.
Ansızın, ana yolda, yeni doğmuş, semiz bir fil yavrusu gördüler.
Sarhoş kurtlar gibi üstüne üşüştüler; onu yediler, tertemiz ettiler; bu işten ellerini yıkadılar.
Yol arkadaşlarından biri yemedi; onlara da yememeleri için öğüt verdi. Çünkü o yoksulun sözleri hatırındaydı.
O söz, fili kebap etmesine engel oldu…
Yiyenler düşüp yattılar, hepsi de uykuya daldı… Oysa O açtı; sürünün içindeki çoban gibi uyanıktı.
Derken gördü ki coşmuş, köpürmüş bir fil geliyor. Fil, önce o bekçiye doğru koştu.
Ağzını üç kere kokladı; fakat ondan hiçbir kötü koku gelmedi.
Birkaç kere çevresinde döndü dolaştı, gitti… O koca fil, ona bir ziyan vermedi, incitmedi onu.
Uyuyanların hepsinin de ağızlarını kokladı; onların ağızlarından koku gelmekteydi.
Filin yavrusunu kızartıp yemişlerdi; fil de hemencecik onları paraladı.
Bir bir, hepsini de öldürdü; onlardan ürkmüyordu bile.
Her birini havaya kaldırıp yere çaldı, paramparça etti.
*
Oğul!
Veliler de Allah’ın himayesindedir; burda olsunlar, olmasınlar; Allah; mallarını, canlarını korur, onların ahvalinden haberdardır.
Onları yoksul görüp de gözetenleri yok sanma; onların gayretini Allah çeker.
Allah dedi ki (…) hepsi de benim korumama arka vermiştir.
Kendine gel, kendine; bunlar, benim hırka giyenlerimdir; binlerce kişi arasında yüz binlerce kişidir onlar, ama gene de bir tek kişidir onlar.
Böyle olmasaydı bir Musa, tek bir sopayla Firavun’u alt-üst mü edebilirdi?
Böyle olmasaydı Nuh, bir tek beddua ile doğuyu-batıyı sulara mı garkedebilirdi?
Böyle olmasaydı kerem sahibi Lût, bir dua ile onların bütün şehirlerini, muratlarına erdirmeden yere mi batırabilirdi?
*
Sen de Allah kullarının etlerini yiyorsun; onların bulunmadığı yerlerde kötülüklerini söylüyor (gıybet ediyor), günah kazanıyorsun.
Kendinize gelin; sizin ağzınızı koklayan da Allah’tır; doğrudan başka kim canını kurtarabilir?
Vah haline o kişinin ki mezarda ağzını koklayan, ya Münker’dir, ya Nekir.
*
Sen uyuyup durmadasın ama o haram koku, şu yeşil renkli göğe vurur, durur.
Çirkin soluklarına yoldaş olur da gökyüzündeki koku alanlara değ ağar.
Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.
And içsen de, ben ne vakit yemişim ki? Soğandan da çekinmişim ben, sarımsaktan da desen bile.
And içerken soluğun, kovuculuk eder; o koku, seninle oturanlara vurur.
Derken o koku yüzünden dualar reddedilir; o kötü gönül de, dilde gösterir kendini.
O duanın cevabı “kesin sesinizi” sözüdür; her azgının cezası, onu kovan sopadır.
Fakat sözün eğri olsa da anlamı doğru bulunsa, sözdeki o eğrilik Allah’a makbuldür.
Kaynak: Hırslarından Fil Yavrusunu Yiyenlerin Hikâyesi, Mesnevi c.3
(Söz & Kalem Dergisi)