Daha evvel de bilvesile konuya dair parça-bölük yazılar yazdığımız Dersim Hadisesi dosyasını bugün ve yarınki yazılarla tamamlamaya çalışalım.

Ağırlıklı olarak 1935-38 yıllarında hedef tahtasına konulan Dersim’e yönelik yapılan baskı, zulüm, tahribat ve sindirme politikalarının kaynağı “Ehl-i Beyt” düşmanlığıydı.

Devrin müstebit idarecileri, burada sapasağlam duran ve sosyal hayatta yaşatılmaya çalışılan Ehl-i Beyt muhabbetini temellinden yıkıp yok etmeye çalıştılar.

Bilhassa Seyyid Rıza ve yakın çevresinin öncelikli hedef seçilmesinin ve insanlık dışı bir muamele ile halkın katliâm ve reislerin de idam edilmesinin asıl maksadı buydu: Oradaki Ehl-i Beytten olanları yok etmek... Gerisi, tamamıyla bahane ve uydurma gerekçelerden ibaret.

Dersim’e yönelik yapılan katliâm ve sindirme harekâtında asıl hedefin Ehl-i Beyt olduğunu söyleyenlerin başında Üstad Bediüzzaman’ın has talebelerinden Zübeyir Gündüzalp geliyor.

Onun bu yöndeki fikir ve kanaatini, halen hayatta olan birçok canlı şahitten dinledik. Hepsi de, ittifakla aynı noktaya parmak basıyorlar.

Gündüzalp da, bu fikir ve kanaate şüphesiz ki, Üstadından almış olduğu derslerle sahip olmuş.

O halde, biz de meselenin fikir ve mânâ yönü ağır basan bu cephesine şöyle bir nazar gezdirelim ve bakalım Bediüzzaman Hazretleri ile talebeleri Dersim Hadisesini nasıl görmüş ve nasıl değerlendirmişler, bu önemli hususu anlamaya çalışalım.

Dersim Fâciasına Bediüzzaman cephesinden bakış

Dersim Hadisesinin mânevî cephesine baktığımızda, hem ilk, hem de en tesirli sözlerin Bediüzzaman Said Nursî'ye ait olduğunu tereddütsüz şekilde görebilmekteyiz.

Meselâ, tâ 1908'lerde "âhirzaman rivâyetleri"yle ilgili sorulan suâllere vermiş olduğu cevapta, Dersim'de sergilenen vukuata ve benzerlerine işaretle şunları ifade ediyor: "Her iki Deccal, âzamî bir istibdat ve âzamî bir zulüm ve âzamî bir şiddet ve dehşetle hareket ettiklerinden, âzamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acip bir istibdat ki, kànunlar perdesinde herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdahale ederler. (...) Hem, öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harap ve yüzer mâsumları tecziye (ceza) ve tehcîr (sürgün) ile perişan eder." (Beşinci Şuâ, Üç Küçük Mesele'den İkinci Mesele, s.  512.)

Câlib–i dikkattir: Bediüzzaman, tâ 1908’lerde, yani vukuatından yaklaşık 30 yıl öncesinden Dersim Fâciası ve benzeri hadiselere işaretle, hem köylerin harap edilmesinden, hem de mâsumların öldürülüp sürgün edilmesinden söz ediyor.

İşte, tek parti dönemi itibariyle ülke genelinde 100 bini aşkın insanımız katledildi. Sadece Dersim'de, resmî rakamlarla 13.800 ölüm ve 12 binden fazla insanımızın sürgüne gönderildiği ifade ediliyor. (Gayr-ı resmî rakamlar ise, 30-40 binleri gösteriyor.)

Bediüzzaman ve talebeleri, 1948’deki Afyon Mahkemesinde, kendilerini hedef alan bir suçlama üzerine yaptıkları müdafaada, Dersim Fâciasını açıkça telâffuz ederek, Beşinci Şuâ'da yukarıda zikredilen hükmünün gözler önüne serildiğini şu sözlerle beyan ediyorlar: "1938'deki Dersim Fâciasında, binler mâsumları, ihtiyar kadınları hem öldürüp hem ateşlere atmak ve bir isyan tevehhümü ve ihtimali yüzünden (o mâsumların) yaktırılması, Beşinci Şuâ'nın 'Bir câni yüzünden yüz köyü harab eder, bir âsi yüzünden binler mâsumu mahv eder' hükmünü kat'î hakikat olarak gözlerine sokuyor."

(NOT: Beşinci Şuâ'nın bir bölümünde, baştaki reisin, ayrıca bir Sadrâzam ve bir Serasker'i emrine teshir ederek dehşetli bir komitayı teşkil edeceğinden bahsedilir.

Evet, tâ 1937’lerde yaşanan ve sık sık gündeme taşınan Dersim Hadisesi ile, hem Beşinci Şuâ'nın hükmü, hem "Sırr–ı innâ a'teyna"daki "dört rükün/dört adam" bahsi, hem pek mühim bir mesele olan "Süfyaniyetin mahiyetinin anlaşılması" gibi hususlar, büyük ölçüde vüzûha kavuşmuş oluyor.

Dine "irtica" damgası vurdular

Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lâhikası isimli eserinde yer alan birkaç mektubunda (s. 320) Kur'ân'da tekrar ile zikredilen "Lâ tezirü vâziretün vizra uhrâ. Yani: Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez; Birisinin hatasıyla başkası mesul olamaz" meâlindeki âyetin izahı sâdedinde, özetle şunları beyan ediyor: "Kur’ân’ın bir kànun–u esasîsi, muhabbet ve uhuvvet–i hakikiyeyi temin eden ve bu millet–i İslâmiyeyi ve memleketi büyük tehlikeden kurtaran bu kanun–u esasî ki, 'Birisinin hatasıyla başkası mesul olamaz.' Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa, o cinayete şerik sayılmaz.

"(...) İşte, Kur’ân’ın bu gibi kudsî kanun–u esasîsine irtica namını veren bedbahtlar, vahşet ve bedevîliğin dehşetli bir kanun–u esasîsi olarak kabul ettikleri şimdiki öylelerinin siyasetinin bir nokta–i istinadı şudur ki: 'Cemaatin selâmeti için fert feda edilir. Vatanın selâmeti için eşhasın hukuku nazara alınmaz. Devletin siyasetinin selâmeti için cüz’î zulümler nazara alınmaz' diye, birtek câni yüzünden bir köyü mahvetmekle bin mâsumun hakkını nazara almaz. Birtek câninin yüzünden bin adamın kılıçtan geçmesini câiz görür. Bir adamın yaralanmasıyla binler mâsumu sıkıntıya verdirir. Ve iki yüz adamın kurşuna dizilmesini o bahaneyle nazara almaz.

"Bu âyetinin ders verdiği kanun–u esasîsi ile adâlet–i hakikiyeyi ve ittihadı ve uhuvveti temin etmeye çalışan ehl–i iman fedakârlarına 'mürteci' nâmını verip onları müttehem etmek, mel’un Yezid’in zulmünü adâlet–i Ömeriyeye tercih etmek misilli en vahşî ve zalimâne bir engizisyon kanununu, beşerin en yüksek terakkiyatına ve adâletine medar olan Kur’ân’ın mezkûr kànun–u esasîsine tercih etmek hükmündedir."

(Yeni Asya)