Hükümetin başlattığı açılım politikalarının devamının gelmemesi, belirsizliğin uzaması karşısındaki tutumu toplumda gerilimin artmasına sebebiyet vermiştir. Siyasetin çözüm noktasındaki yaklaşımına baktığımızda gelinen nokta; teşhisi doğru konulmuş bir hastalığın tekrar laboratuvarlara geri gönderilmesi, hastayı başta savma veya ölüme terk etmekten başka bir anlam ifade etmez.

Yediden yetmişe bütün dünyanın Kürdü ile Türkü ile herkesin adı gibi bildiği bir ‘Kürt Sorunu’ gerçeği var olmasına rağmen, iktidar partisinin buna ‘demokratik açılım’, ‘milli mutabakat’ demesi bu gerçeği değiştirmez.
 
Doğu ve Güneydoğu’da meydana gelen olaylar, yapılan gösterilerin dozunu zaman zaman arttırıp; halkın ve kamu mallarının zarar görmesi, günlerce açılamayan kepenler ile kontak kapatma eylemleriyle mağduriyetleri artan esnaf ile vatandaş. Okulundan eğitiminden geri kalan öğrencilerin mağduriyetinden ve genel manzaradan hükümeti sorumlu tutan, kıyamet telalığını yapan CHP ve MHP kadar AKP Hükümeti dâhil, işin içinden sıyırmak için onlar içinde hal bir nimete dönüşmüş gibi görünüyor.
 
AKP’nin Kürt Sorununda kıvrak siyaseti, bir ileri iki geri gitmesi ve hantal davranarak statükonun onlara biçtiği alanın içinde çıkmamaları dahi Türkiye’de siyasilerin üzerinde bir gölgenin olduğu açık kanıtıdır. AKP’nin süreci uzatması ve ürkek bir tavır sergilemeleri derin güçlerin elini güçlendirdiğinin farkında olsalar gerek.  Rejimin korku ve komplo teorileriyle halkı yönetme geleneğinin zamanı gelip geçmiştir. En azından halkın hükümetten beklentisi bu geleneğin dışına çıkıp sorunlara kalıcı çözümlere yönelmesi bütün Türkiye’de yaşayan tüm etnik halkların ve ülkenin yararına olacağının kanısındayız.
 
Ülke ve halkın yararına yapılan tüm yasal değişikliklerin ‘cunta anayasası’nın, sözde hukuk duvarında tosladığı halde anayasa değişikliğini gündeme almaması ve mevcut anayasanın Türkiye’deki bütün sorunların çözülmesinin önünde en büyük engel teşkil ettiği halde, değişikliği gündemine almaması ve bazı icraatlara kalkışması olmayan duaya âmin demekten başka bir şey ifade etmiyor.
 
DTP’li bazı vekillerinin beyanatları ve sokakta yükselen tansiyonu gerekçe göstermesi AKP’yi sorumluluktan kurtarmaz. Şiddeti tasvip etmemekle beraber bu doğruyu algılamamızı engellemez. Bölgede sokakta yükselen tansiyon hükümeti çözüme yaklaştırma noktasında elini daha da güçlendirmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Birkaç kişinin beyanatı ile bir camiayı veya bir partiyi toptan kapatmanın hukuki bir gerekçesi olamaz.
 
Türkiye’de ne zaman bir mesenin hali söz konusu edilse hemen karşı kutupları öne sürülmesi ve hassasiyetlerinin dillendirilmesi bu düzenin vazgeçilmez hile ve taktiklerindendir. İnanç ve düşünce özgürlüğü söz konusu olduğunda laik ve faşizanların hassasiyetleri gerekçe gösterilerek erteletilir. Kürt Sorunu gündeme geldiğinde bugünkü gibi MHP, CHP gibi ırkçıların hassasiyetlerinden dolayı askıya alınır. Hak ve hukukunu arayanlar Ergenekonculukla itham edilir. Ergenekoncular da baş tacı edilir bu memlekette. Hiç kimseye tanınmayan hukuki ayrıcalıklar onlara tanınır, ne anladık bu işten.
 
Açılımın sürecinin geldiği noktayı ve hadiselerin seyrinin göz önünde bulundurulduğunda işin içinde iyi niyetten çok süreci halkın kazanımından çıkarıp rejimin ve statükonun kazanımına dönüştürme gayreti içerisine girdiği görülüyor.
 
Rejimin gerek inanç ve ifade özgürlüğü konusunda gerekse de Kürt Sorunu’na karşı takındığı tavır; ‘’kimse derdine ağlamasın, biz sizin derdinizi biliyoruz ve anlıyoruz, canımız istediği zaman hallederiz. Eğer siz sabırsızlık gösterirseniz, fermanınız elimizde, sizin fermanınızı çıkarırız’’ veya ‘’borcumuz borçtur, ne öderiz nede inkâr ederiz. Aksi davrananlar kurduğumuz korsan örgütlerin taşeronluğu gibi ağır bir suçlamanın altında kalırsınız demeğe getirtiyor.

Vesselam…

M. Reşit Özbek