Hamd Allah’a, selat-u selam Peygamberimiz (sav)’in üzerine. Allah’ın yardımı, rahmeti bu yolun takipçilerinin üzerine olsun.
‘Kutlu Doğum’ gibi bir süreç içerisindeyiz. Bu vesileyle dünyanın başka başka yerlerinde çeşitli etkinlikler düzenlenmekte, insanların yegâne örneği ve ilahi mesaj daha da anlaşılsın diye. Ben de böyle bir süreçte bir yazı kaleme almak istedim; ama bu konuda çok yönlü yazılar yazıldı. Yazıların çoğunluğu nübüvvet ve sonrası ile alakalıydı. Ben de bunun değerinin anlaşılması için bir nebze de olsun size cahili hayattan bazı sahneler sunmaya çalışacağım.
Tüm peygamberler insanlara ilahi mesajı götürürlerken onları cahili hayattan İslami hayata davet etmişlerdir. Biz Peygamberimiz (a.s) dönemine bakalım. Hadi beraber 14 asır öncesine gidelim. Az da olsa o dönemi teneffüs edelim. Nübüvvetten önceki döneme bakalım. O dönemin hâkim güçlerine, imparatorluklarına bakalım az da olsa. Türlü türlü sahneler, inançlar karşısında az örneklerle yetinelim
Başta Sasani (İran) imparatorluğuna bakalım. Mecusi bir inanca sahip İran’a... İkinci Yezducerd’in (imparator) kendi kızıyla evlenip Mazdekçilik gibi bir kepazeliği insanlara din diye sunmasına ve nefislerine hoş gelenlerin bu kepazeliğe uymalarına bakalım. Kibrinden kör ve sağır olan İran kralına bakalım. Rum (Roma) krallığı milletçe azmış, Mitoloji ve efsanelerle boğulmuş Yunanistan’a bakalım. Ve Uzak Doğu’ya ve daha başka yerlere de.
Evet, Arabistan’a bakalım. Kabilecilik anlayışına, haklı olmanın güç ve zenginlikte olduğu anlayışına, şan ve şerefin Darunnedve’de toplanan ileri(!) gelenlerde olduğu anlayışına bakalım. Kadınların bir eşya gibi kullanıldığı anlayışa, kız babası olmanın utanç olduğu ve kızların diri diri toprağa gömüldüğü anlayışa bakalım. Hadi onların ağzından dinleyelim. Kişi kendi hanımına: “Sen filan kişi ile beraber ol ki ondan doğacak çocuğumuzun onun gibi olgun ve vakarlı olmasını umuyorum’’ ve yine: “Biz onları giydirir ve içtiririz, kullanır ve bir kenara bırakırız. Nasıl olurda onlarla bir ve eşit oluruz!’’ diyerek bunu kahkahalar ve hayretlerle karşılamalarına bakalım.
Çeşit çeşit isim verdikleri putlara ve onların putperestlik inançlarına bakalım. İşte bir put çeşidi; savaşa çıktıklarında şans ve başarı getirsin, tehlikelerden korusun diye helvadan put yapan ve acıktıklarında o putu yiyen anlayışa, inanca bakalım
Dışarıdan ticaret veya Hac (anlamından uzaklaşmış Hac) niyetiyle gelenlere ve onlara yaptıklarına bakalım. Mallarına el koymalarına, kızlarını zorla ellerinde almalarına bakalım.
Dedik ya teneffüs etmek için az da olsa değineceğiz diye. Yoksa bu cahili hayattan neler yazılmaz ki yaşananlar karşısında.
Peki, iyiler yok muydu? Diyeceksiniz. Evet vardı. Parmakla sayılacak kadar azdı Mekke’de. Bu iyi olma halleri mevcut olan duruma bir çözüm getiremiyordu.
Gün gelecek her insaflı tarihçi ve İslam bilginleri gibi bu gerçeği Seyyid Kutup da şöyle dile getirecek : “Tek bir adam, Abdullah oğlu Muhammed (sav) işin başında tüm dünyanın karşısında ya da en azından bütün bir Arap yarımadası karşısında hem de tek başına nasıl durabilmişti? Veya en azından davetin başlangıcında Arap’ın ulusu Kureyş’in karşısında nasıl durabilmişti? Bu inançların, düşüncelerin, değer ve ölçülerin, düzenlerin, çıkarların ve taassupların önünde… Sonra hepsine de galip geliyor, tamamını değiştiriyor; yeni düşüncenin, yeni sistemin esası üzerine yeni bir nizam kuruyor ve bütün bunları nasıl başarabiliyor?”
Şimdi O Resulün (sav) yaptığı değişimlere az da olsa bakalım, inkılâplara…
Böyle bir sahne varken kızının elinden tutup Mekke’de yürümesine etki eden neydi. Toplumu sarsan bu düşünce neydi.
Hattabın Oğlu Ömer’den güreşçi, sert, yıkıp-yakan Ömer’den; adalet timsali, Emirel Mü’minin Hz. Ömer(ra) çıkaran neydi.
O dönemin İran’ından Selman-i Farisi gibi insanlar çıkardı o inkılâp Peygamberi. Savaştan önce, Rüstemi Zal karşısında sıradan bir er olan Asım bin Amr’a (ra) korkmadan: “Biz insanları kula kul olmaktan çıkarıp bir olan Allah’a kul olmaya davet ediyoruz; ama görüyorum ki burada bazı insanlar bazılarının kulu olmuşlar.’’ dedirten cesaret neydi.
Habeş hükümdarı (Necaşi) “ …Allah’a yemin olsun ki O (sav) benim ülkemde olsaydı; ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım.’’ dedirten neydi.
O neyi getirmişti insanlara, neyi sunmuştu ki böyle kısa bir zaman diliminde kıtalara ve kalplere yerleşmişti.
O (sav)’dan sonra öğrencileri hiç biter mi? Ebu Hanife’ler, İmam Şafii’ler... geldi. Mısır’da, en zor bir zamanda- işgal yaşıyordu o zaman- insanları kendi soyadına (Benna ‘inşaa eden’) uygun, ümmeti inşaa edenler geldi. İran’dan İmam Humeyni, Ali Şeriati’ler; Pakistan’dan Mevdudi’ler, Afganistan’dan Abdullah Azzam’lar çıktı. Amerika’da Malcolm X’ler geldi ve yine Üstadlar, rehberler çıktı bu topraklardan...
Biz biliyoruz ki bu isimler gibi sayısız isim var ve hadisi şerifte: “ Allah takva ile serfiraz, gizli enginlikleri olan kullarını sever.’’ hakikatine uygun yaşayanlar da var.
Biz 14 asır önceden günümüze doğru geldik ve günümüzdeyiz. Günümüzde cahili hayattan bir kaçış, bir terk etme söz konusu mu? Hani bir yazarın dediği gibi: “Eskideki cehalet, bugün ismi olmuş medeniyet. İsimler değişmiş ama eylemler aynı.’’durumu mudur yoksa var olan.
Ey Rabbimiz! Bizi Varaka bin Nevfel gibi, duyunca Hira nur dağındaki geceyi ihtiyar bir haykırışla: “Kuddüs, kuddüs bu gördüğün melek Yüce Allah’ın Musa Peygamber’e gönderdiği Ruhul Kudüstür, Namus-u Ekber’dir. Sen ise bu ümmetin peygamberisin. Ah, ne olurdu! Yeni dine halkı çağırdığın günlerde ben de GENÇ olsaydım. Kavmin Seni yurdundan çıkaracakları zaman sağ olsaydım. Eğer Senin davet gününe yetişirsem bütün gücümle sana yardım edeceğim.’’ Diyen bir haykırışa çevir geçişimizi. O güne yetişmek istediği gibi bir geçişi bize nasip et. (amin) wes selam...
yuksekovaajans.com