Geçmişten günümüze uzanan bir zaman içinde; sinelerde, sayfalarda, şiirlerde, gazel ve dudaklarda O (sas) konuşuldu, yazıldı ve anlatıldı! Birçok edip ve şair, birçok hatip ve âlim; O’ndan (sas) söz ederken; acziyetlerini, istedikleri gibi tasvir edemediklerini ve anlatamadıklarını hatta bazıları sadece ‘’O’ndan söz etmekle sözlerini güzelleştirdiklerini’’ söylediler. Ki bu söylemlerin tamamı haklı ve yerinde sözlerdi.
Hiçbir sanatçı ezgilerinde, hiçbir şair şiirlerinde, hiçbir âlim de bilgisiyle anlatma zirvesine ulaşmış değiller.
O zat-ı aleyhisselatu vesselamdan söz etmek insan aklıyla bir yere kadar gidilebilir bir yoldu. O’nun hayatının bizlerden farklı görünmeyen, hissedilmekte zorlanan başka boyutlar olduğu kesindir.
O’nun görünmeyen boyutları ve iç âleminde olup bitenler ancak sorulan birkaç soru ile verilen cevaplarda görebiliyoruz. Bunlardan bir iki tanesine bakıldığında durum daha iyi anlaşılır.
Hz. Aişe (r.anha) ‘’Allah günahlarınızı bağışladığı halde bu kadar cefa, kendinize bu kadar eziyet niye? Sorularına; ‘’Ya Aişe! Şükreden bir kul olmayayım mı?’’ diye cevap veriyor. Soru ve cevapta; Peygamberimizin zihninde olanı sorulan bu soru üzerinde; Rabbine karşı olan tasasını, bilincini ve tam da Allah’ın istediği bir kulluk ile nasıl bir hayat geçirdiğini anlayabiliyoruz. Ya sorulmayan onca soru da neler vardı diye düşünmeden edemiyoruz tabi.
Yine rivayet olunur;
Eve gelen Efendimiz; Hz. Aişe’nin başını tutmuş hayıflandığını görür! Sorar;
Ya Aişe! Neyin var? Annemiz;
‘’Ya Resulullah! Başım öyle ağrıyor ki; acısı dayanacak gibi değil’’ Hz. Aişe annemizin bu acı sözlerine Efendimiz;
‘’Ya Aişe! Şuan bende olan baş ağrımın ne derecede olduğunu hissedebilseydin, kendi acına acı demezdin.’’ Cevabını verir. Bu cevabı verirken Efendimiz gayet normal hiçbir şey yokmuş gibi bir hali var tabi! Bu da sorulan bir soru ile Efendimizin her an içinde bulunduğu acı ile yoğrulmuş ve hayatının tamamının insan takatini zorlayan bir imtihan ile geçirdiğini anlayabiliyoruz. Yine kendisine sorulmadan ve çekip de dillendirmediği başka ne acıları vardı…
Namazlarında kıyamdayken; sanki önünde cehennem ateşi varmış gibi gerisin geriye gitmesi, bazen de sanki cennet ağaçlarından bazı nimetleri koparacak gibi ileriye adım atıp elini bir şeylere uzatması ve daha onca idrakimizi aşan ancak Resulullah’ın hayatında var olan olaylar…
Nisan ayında tüm dünya ile birlikte yurdumuzun dört bir tarafından düzenlenen etkinlikler vardı. Bu etkinlikler hala devam ediyor. Hatta bu yazıyı yazarken; Van, Bingöl ve Batman gibi yerlerde devasa etkinlikler devam ediyor.
Meydanlarda sanatçılar ezgilerinde, şairler şiirlerinde ve âlimler sözlerinde onu insanlığa tanıtma gayreti içindeler. Ki dünyanın refahı, barış ve huzuru O’nun anlaşılıp yaşanmasına bağlı olduğu için bu gayret içinde olan Müslümanları tebrik ve takdir etmek gerek.
Zira; ‘O’ yaşanmazsa kör bir cehalet, acımasız bir zulüm, vurdumduymaz bir karşılık,
Yine ‘O’; Yaşansa aydınlık, güven ve güzellik dolu bir hayat hakim olur. İnsanlığın geleceği Peygamberin bilinip tanınmasına ve tanınıp yaşanmasına bağlıdır.
Mesele madem bu kadar ciddi; o halde insanlık O’nu anlama ve yaşamaya doğru cihad yani cehd-u gayret etmeli. Tüm mesaisini bu işe vermeli ve bu noktaya odaklanmalı.
Meydanlarda verilen mesajlar elbette çok önemli! Ama meydanlarda verilen tüm mesajlar birer dipnot hükmündedir. Yani burada Peygamber yalnızca meydanlarda anılmamalı, anlatılmamalı. Ya da bunlarla yetinmemeli.
Kur’an; ‘’Allah’a ve ahiret gününü umanlara’’ Peygamberi takdim eder ve Peygamber’in; ‘üsvetün-hasenetün’ olduğunu ifade eder. Zımnen; ‘’Siz Allah’ı mı istiyorsunuz? Allah’ın rızasının peşinden mi koşuyorsunuz? Ve Allah’tan öyle bir yolun başına konulup ki; bu yolun sonu sizi cennete yerleştirecek bir hayatın mı peşindesiniz?
İşte arzuladığınız! İşte yol! Dosdoğru sapmadan ve sapıtmadan direk geldiğinizde cennete varacağınız tek yol! Muhammedi yol!
Hayatının her nokta ve karesiyle en güzel örnek olan; Hz. Muhammed Mustafa (Sallalahu aleyhi ves-sellem)
O’nun izlediği yolu siz tutun; gerisine hiç mi hiç karışmayın!
Selam ve dua ile..
(Mehmet ÖZ)