"İnanan kadınlara söyle, onlar da gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler; iffetlerini korusunlar; (örfen) görünmesinde sakınca olmayan yerleri dışında, cazibe ve güzelliklerini açığa vurmasınlar ve bunun için, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar." [1]

 

Açık bir ilahi emir olarak karşımızda duran başörtüsü, son yirmi beş-otuz yılda gündemimize, yasaklarla birlikte girdi. Başörtüsü hep yasaklarla birlikte anıldı.

 

1980 yılında Kenan EVREN, zorbaca devraldığı ülkeyi yönetebilmek için dar kalıplara sığdırılmış, yeni yasaklarla donatılmış bir anayasa hazırladı. Bundan böyle başörtüsü yasak dâhilindeydi. Bu yasak Turgut ÖZAL dönemine kadar devam etti. ÖZAL döneminde bu yasaklar kalkmaya ve sindirilmeye çalışılan halk özgürleşmeye başladı. Bu özgürlük İslami kesime karşı yapılan 1997 post modern darbeye kadar devam etti.

 

1997 Post modern darbe, ülkede yaşayan yüz binlerce insanın mağdur edilmesine sebep oldu. Bu mağdurlar arasında başörtülüler de vardı. Kamusal alan tabirinin ne demek olduğu, bu dönemde kavranmaya başlandı ve gündemimize yerleşti. Zamanında cadı avına çıkanlar, artık başörtülü avına çıkmaya başladı. Demokratik bir ülkede halkın oylarıyla, halkı temsilen meclise giren başörtülü Merve KAVAKÇI, diğer vekiller tarafından protesto edilmiş, Bülent ECEVİT in "bu kadına haddini bildirin" sözü hafızalara kazınmıştı. O sırada trajikomik bir olay da yaşanmıştı, DSP li birkaç bayan milletvekili, anaokulu öğrencileri gibi el ele tutuşup, Merve KAVAKÇI’nın  yemin edeceği kürsüyü kapatmışlardı. Böylece görünürde başörtülülere, genelde ise ülkede yaşayan Müslüman halka “siz bu ülkede söz sahibi olamazsınız, ne temsil eder ne de edilirsiniz” mesajı verilmek isteniyordu.

 

Başörtüsü üzerinden yapılan bir siyaset ve yasaklama vardı. Öyle ki eşi başörtülü olduğu için birçok devlet memurunun işine son verildi, sağlık karnesinde başörtülü fotoğrafı bulunduğu için, 71 yaşında böbrek yetmezliği ve kanser hastası olan Medine BİRCAN  İstanbul Ünv. Tıp Fakültesi tarafından tedavi edilmemiş ve bu yasak bir cana mal olmuştu. Yine o dönemde kampus lojmanlarına kadar, bu yasağın genişlediği de görülmekte idi. Yasak hayatın her alanında ağırlığını hissettiriyordu. Bir zamanlar ABD’nin zenci halka uyguladığı ayırımcı politika, Türkiye’de başörtülülere uygulandı.

 

Kızları başörtülü diye kızlarını akıl hastanelerine yatıran aileler, başörtülü diye kızlarından utanç duyan ve eve hapsedilen kızlar, sokak ortasında pompalı tüfekle kızını (Cevahir ÇAĞLAR) öldüren babayı bile gördük. Gözler o denli kararmış/karartılmıştı ki öz evladını öldürmekten imtina edilmedi. Yine bu dönemde başörtülü kızların, psikolojilerinin bozulmaya başladığına da tanıklık ettik. Buna benzer yüzlerce olay yaşandı, ancak birçoğu medyaya yansımadı.

Yıllarca siyasetçiler, başörtüsü üzerinden nemalanmak istedi. Başörtüsü üzerinden siyaset yapmayı, kendilerine oy toplama aracı olarak gördüler. 1999’daki seçimlerde, her meydan ve fırsatta başörtüsü yasağına son verecekleri vaadinde bulunarak halktan tahayyül bile edemedikleri bir oranda (%18) oy alan MHP’liler, Ankara’da otağlarını kurunca, ilk iş olarak Antakya milletvekili Nesrin ÜNAL’ın başörtüsünü ‘çözmeyi’ tercih ettiler. Böylece meydanlarda verdikleri “Başörtüsü sorununu çözeceğiz” sözüyle neyi kastettiklerini göstermiş oldular[2]. 2002 yılındaki seçimlerde, AKP’nin ezici bir çoğunlukla meclise girmesi ve başörtüsü sorununu çözememesi, halkın beklentilerine cevap verememesi, siyasetçiler eliyle başörtüsünü ‘sulandırma’ yoluna gidildi. Sulandırılan bir sorun zamanla sorun olmaktan çıkacaktı. Evet, siyasetçiler bu defa farklı bir oyunla perde demişti. Bu dönemde artan, tesettür defileleri bunun ilk adımlarıydı. Amacından saptırılmış bir tesettür anlayışı bu defilelerle halka sunuldu. Her sokak ve köşe başında başörtülü avına çıkan, medya bu kez ‘orta yol’ diye maliye bakanı Kemal UNAKITAN’ın eşi Ahsen UNAKITAN’ın giyim tarzını halka dayatırcasına manşetlere taşıyordu. Evet, AKP’de halkın beklentilerine cevap verememiş, başörtüsünü çözmek yerine sulandırma yoluna gitmişti.

2002’den bu yana (2009 yılına dek), ülkede bir huzur ortamı oluşturulmaya çalışıldı. Ekonomi düzeltildi, anayasada değişikliğe gidildi, halkın daha özgür yaşaması için, düşüncelerini daha net ifade edebilmesi için çalışmalar yapıldı. Ancak başörtüsü sorununu AKP, geçen 7 yıla rağmen çözemedi.

Tesettür defileleri, Ahsen UNAKITAN’ın giyim tarzı, Cumhuriyet balosunda Hayrunnisa GÜL’ün kıyafeti, derken ortaya amacından tamamen saptırılmış bir tesettür anlayışı çıktı. Sokaklarda, caddelerde sanki podyumlardan fırlamış, mankenlere taş çıkartacak başörtülü kızlar belirdi. Rengârenk ve boğazlarına sıkıca sardıkları eşarpları, dar kıyafetleri, kafalarının arkasında deve hörgücünü anımsatan kocaman topuzlarıyla, karşımıza yeni bir örtünme şekli çıktı ve bu Müslüman kadına, altın tepsi içerisinde ‘modernizim’ diye sunuldu. Bu ‘modern’ örtünme şekli, yıllardır örtülerinden dolayı dışlanan, aşağılanan başörtülüler tarafından da rağbet görmeye başladı. Artık pardösü giyip, eşarbını omuzlarından sarkıtmak (Nur 31’de anlatıldığı şekliyle) out, dar kıyafetler yâda tunikler ve markalı, cafcaflı küçük eşarp bağlamak in.

On iki yıl gibi bir sürede kaldırılamayan yasak, İslami kesimde bir rehavete sebep oldu. Zamanın da meydanları dolduranlar, yasağa karşı direnenler artık kızlarının başını kendileri açıp, üniversiteye göndermeye başladı. Bundan böyle başörtüsü sorunu, haber değeri taşımadığı sürece, İslami kesimin gündemine dahi girmemeye başladı…

Modernizmin, o şaşalı dünyasına inat, ayeti üzerlerinde gururla taşıyan kızlar, toplumdan dışlanmaya çalışılıyor yavaş yavaş. Laik kesimin kamusal alan diye tabir ettiği alanlardan, okullardan dışlanan başörtülüler, şimdilerde  tesettürleri sebebiyle İslami kesim tarafından da dışlanır oldular. İşe ihtiyacı olan birçok başörtülü kız, tesettürlerinin şeklinden dolayı yani “modern başörtülü” olmadıkların için, iş vesilesiyle çaldıkları kapılardan elleri boş dönüyorlar. İslami kesimde oluşan bu dışlama politikasını, evlilikte de görüyoruz. Artık İslami bilgi, görgü ve ahlaktan ziyade, dış görünüş daha önemli ve öncelikli.

İslami kesimden aldıkları bu ihanet ve ağır darbeler neticesinde tesettürlü kızlarımız, ağır buhranlar geçirmeye başladı. Cahiliye döneminde, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen müşrik Arapların yaptığını, bugün tesettürlü kızlara yaptığımızın farkında mıyız? Hayır! Onları hayatın her alanından dışlayarak toprağa gömdüğümüzün farkında bile değiliz.

“Ne zaman kendisine bir kız çocuğu olduğu müjdesi verilse hemen yüzü kararır içi öfkeyle dolar. Kendisine  verilen bu kötü müjdeden ötürü (bu zillete/bu küçük düşürmeye rağmen, şimdi onu acaba tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün-diye düşünerek-) kıyı bucak insanlardan kaçar. Yazıklar olsun, izledikleri düşünce tarzı ne kadar kötü” [3]

“…ve diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğunda hangi suçtan dolayı öldürüldükleri” [4]

Yapmamız gereken Euzu besmele getirip, kendimize gelmek, gözlerimizi açıp etrafımıza bakmak, durduğumuz yerin farkında olmak, bu değişime sebep olan unsurları bulup yanlışlarımızdan biran önce kurtulmak. Ancak bu şekilde İslami değerlerimize sahip çıkabiliriz, ancak bu şekilde kaybetmeye başladığımız kimliğimizi geri kazanabiliriz. Başörtüsü (tesettür), Müslüman kadının kimliği ve onu korumak Müslüman’ım diyen herkese farzdır. Nasıl ki namaz, oruç, hac, vs. İslam’ın şartlarından ise ve onları korumanın bilincinde isek, başörtüsü de İslam’ın şartlarından biri ve onu korumakla da mükellefiz.

Kaybettiğimiz değerlerimizi geri kazanmak duası ile....

Meryem Ay / Hürseda Haber

 

 

.................................................................................................................

 

[1] Nur/31 Muhammed Esed Meali İşaret Yayınları

[2] Selim AYDIN "Başörtüsü sorunu itina ile çözülür" - Haksöz Dergisi sayı 148

[3] Nahl/58–59 Muhammed Esed Meali İşaret Yayınları

[4] Tekvir/8–9 Muhammed Esed Meali İşaret Yayınları