Bismihi Teâlâ

Ahir zamanın insanı çıkmazların dişleri arasında varlık savaşı veriyor. Sorunların, hastalıkların ve sıkıntıların bini bir para olmuş. Bunalıma girenlerin, dünya hayatından ve kendisinden nefret edenlerin haddi hesabı yok. Ahlaklı, edepli, ilkeli, erdemli ve insan gibi insan görmenin sıkıntısı çekiliyor. Birbirini doğrayan aile bireylerini ekranlarda görmek bile sıradanlaştı. Artık gerisini siz düşünün.

Bu manzara, insanoğlunun ballandıra ballandıra anlattığı övüp de bitiremediği bilişim çağının manzarasıdır. Güya insanoğlu parlak çağlarından birini yaşıyor.

Teknik bakımından öyle olsa da diğer yandan maalesef insanlık uçuruma doğru gidiyor.

Peki, akıl ve irade sahibi insan nasıl bu hale düştü?

İnsan ilk yaratılışını unutup kendisini bir şey zan ettikten sonra kaybetmeye başladı.

(Hâşâ) Allah’ı ve dini, hayvani isteklerinin önünde engel gördüğünden hızlı bir şekilde Allah’ı ve dini terk etmeye başladı. Bunun adını da kendi literatüründe “özgürlük” koydu. Allah’tan ve dinden uzaklaştıkça bataklığa saplanmaya devam etti.

Özgürlük adı altında dinden kopuşun ve dine karşı cephe alışın batıda başlamış olması tarih incelendiğinde anlamlı bulunabilir. Zira batı, yüzyıllar boyunca dini tekeline alan kilisenin boyunduruğunda kaldı. Kilise, inançları suistimal ederek insanların kanını emdikçe emdi. İradelerine ve akıllarına zincir vurdu. Bilim adamlarını astı.

Bundan dolayı batılılar özgürlüğü kiliseden ve kiliseyle ilintili bağlardan kurtulmak olarak tarif ettiler. Neticeyse ortada. Haklı bir çıkıştan – kilisenin zulmüne karşı uyanıp direnmekten- haksız bir sonuç meydana geldi.

Lakin böyle bir şey Müslümanlar için geçerli değildi, olmamalıydı. Yani Müslümanların –bu yanlış- “özgürlük”  hastalığına yakalanması için bir sebebi yoktu. Zira Müslümanlar ne İslam’ın ilk yıllarında ne de sonraları, Hıristiyanların son yüzyıllarda yaşadıklarını hiçbir şekilde yaşamamışlardı.

Kilisenin bilim adamlarını astığı, insanları boyunduruğuna aldığı yıllarda İslam ender bilim adamları yetiştirmiş, insanlara şeref ve haysiyet bahşetmiş, özgür ve rahat bir ortam sunmuştur. Öyle ki gayri Müslimler, Müslümanların adalet bayrağı ve güvencesi altında sükûnetli bir hayat sürmek için Müslümanları ülkelerine ve topraklarına davet etmişlerdir.

Dünden bu güne İslam’ın insanlara sunduğu özgürlük ve hürriyet ortamını hiçbir ideoloji ve sistem vermemiştir, verememiştir. Onun için hürriyete müştak insanlık İslam’a gelmelidir.

Zira bu gün bile bir Müslüman, adeta tüm iplerini koparan çağdaşlardan kat be kat daha hürdür, daha özgürdür. Tabii ki bunu anlamak için özgürlüğe dönmemiz gereklidir.

Gerçekten özgürlük nedir?

Özgürlük, tüm insani ve vicdani ipleri atıp koparmak mı? (Haşa) Allah’a ve dine meydan okumak mı?  Sabahlara kadar içki içmek ve uyuşturucu kullanmak mı? Hayvanlara özenerek- Soyulup saçılmak mı? Yakıp yıkmak mı? Yırtıcı hayvanlar gibi- Kesmek, doğramak ve öldürmek mi? Ailesel bağların altına dinamit yerleştirmek mi? Kumar oynamak mı? Hayvanca cinsel ilişkide bulunmak mı? Çocuğu doğurup sokaklara terk etmek mi? Onun bunun hakkına girmek mi? Kendi kafasına göre hayat nizamı oluşturmak mı?  Başka düşünceye “hayat hakkı tanımamak mı” ? Kepenkleri kapattırmak, muhalifleri susturmak ve sindirmek mi? Batının köhne medeniyetine müptela olmak mı?

Yoksa özgürlük ve hürriyet özgür ve hür bir iradeyle Allah’ı ve Allah’tan gelenleri kabul etmek mi? Hür ve özgür bir irade diyorum çünkü “dinde zorlama yoktur”.

Evet, hangisidir özgürlük?

Bence ve her ehli insaf ve ehli vicdana göre özgür olan, özgür iradesiyle Allah’a kul olandır. Zira başta saydıklarımın her birinin iradesi bir şekilde esarettedir. Kimi şeytani ve hayvani duygularının esiridir, kimi öfkesinin ve asabiyetinin, kimi akılsızlığının, kimi gücünün esiridir, kimi dilinin esiridir, kimi güzelliğinin esiridir, kimi cinselliğinin ve şehvetinin, kimi alışkanlıklarının ve ihtiraslarının esiridir.

İslam ise herkesi inancında özgür bırakıyor ve inancına göre bir hayat sürme hürriyeti veriyor. O hürriyetin sınırları da başkasının hürriyet sınırlarına kadar uzanıyor. Bunun yanında insanı kendi güzelliği olan asıl hürriyete davet ediyor. Hür ve özgür iradesiyle bu davete icabet eden Müslüman, Rabbini kabul ettiğinden, kulluğu özgürlük ve hürriyete eşittir.

Öncülerimiz bunu ne güzel ifade etmişler.

"Namaz, mekanik hayattan hürriyete kaçıştır.”(Muhammed İkbâl)

"Kur'an'ın sergilediği dinin gayesi insanı zorunlu kulluktan serbest seçime dayalı kulluğa yükseltmektir."(Şatibi)

 “Hür olmak Allah’a iman etmektir”  Öyle ise “her bijî hûrrîyet û azadî” ” Yaşasın hürriyet ve özgürlük!”

Selametle kalınız.

(Hürseda Haber)