Allah’ın adıyla
Avrupa, Amerika, Çin, İsrail, Rusya, Hindistan vb. yerlerdeki Gayr-i Müslimler inançlarını özgürce yaşarken Avrupa’da minaremiz, peçemiz yasaklanıyor, camilerimizin yapımına sınırlama getiriliyor, kardeşlerimiz potansiyel suçlu görülüyor, Peygamber Efendimiz (s.a.v) e hakaret ediliyor, kutsal kitabımız yakılıyor.
Filistin’de İsraillilerce kutsal mekânlarımız işgal ediliyor, camilerimiz yakılıyor, kardeşlerimiz şehit ediliyor, namusumuz ayaklar altına alınıyor. Hâsılı kardeşlerimiz zulümlerin bin türlüsüyle karşı karşıya bırakılıyor.
Türkiye’de başörtümüz, Kur’anımız –her yerde- serbest değil. Medreselerimizde (Kasımiye) ahlaksız defilelere mekân oluyor, (İstanbul’da) camilerimiz çirkin reklâmlara malzeme yapılıyor?
Şahit olduğumuz, duyduğumuz, gördüğümüz ve okuduğumuz zulümleri sıralasak ne yazık ki ciltleri bulur.
Doğu Türkistan’ın acısı başka, Filistin’in hali başka, Kafkasya Emirliği’nin –Çeçenistan’ın- derdi bambaşka…
Irak bir yandan, Patani bir yandan; Pakistan’ın içleri parçalayan durumu bir yandan…
Türkiye’nin İslam’ı yasaklayan ve sınırlayan duruşu bir yandan…
Hangisine ağlayalım, hangisine ağıt yakalım.
Filistin’de, Irak’ta esaret altındaki iffet abidesi bacılarımızın gördüğü zulümlere mi?
Yoksa Türkiye’de sistemin dindar insanlara yaptıklarına, kültürel asimileye maruz kalan cehalet, rezalet ve ahlaksızlıkta bocalayan gençliğe mi?
Hangisine?
Ama ağlamak kar etmiyor, dövünmek ve çırpınmanın zamanı ise hiç değil.
Bir ses yükseliyor âlemlerden; yerden, gökten, dağdan, taştan duymuyor musun ey Ümmet-i Muhammed, bir münadi seslenişte. “Uyan artık derin uykulardan, silkin haydi. Üzerinden at zillet elbisesini, bürün izzet elbisesine. Bunun için önce bu halini sorgula”
Gerçekten nerden düştük bu hale, bu zillet nerden bulaştı bize. Ar, hayâ, namus neden ucuzladı literatürlerimizde ya da ne zamandan beri zilleti izzet, rezaleti şeref ve cehaleti ilim ad etmeye başladık.
Neden dünyanın dört bir yanında ezilen, sömürülen, kanı dökülen; namusu pay imal edilen, inancına ve bedenine vurulan kelepçelerden esareti iliklerine kadar yaşayan biziz?
Düşünelim, düşünelim, düşünelim.
Öncelikle eleştiri oklarını kendimize yöneltelim. Bizi bu zillete düşüren etkenleri irdeleyelim.
“Benim meselem değil ya da ben olmasam da olur, benimle ne değişir?” gibi bahanelerin arkasına sığınıp sorumluluktan kaçmayalım. Unutmayalım ki en uzun yolculuklar bir adımla, en güzel gülistanlıklar bir gülle, en samimi dostluklar bir tebessümle başlar. Biz düşünürsek, akledersek, değişirsek bir aile değişir. Bir aile değişip okursa bir köy bir mahalle değişir. Bir köy bir mahalle okuduğunu uygularsa bir şehir, bir memleket değişir. Yani bir insanın samimi olarak Allah’a yönelişi bir dünyanın ıslahına nuve ve çekirdek olabilir.
İşte bundandır ki; “ben”i “biz”e çevirerek diyoruz ki“biz Allah’a inanıyoruz. O inandığımız Allah “oku” dediği için kitabı ve kâinatı okuyoruz. O inandığımız “düşünmez misiniz” diye buyurduğu için düşünüyoruz. O inandığımız “akletmez misiniz” dediği için aklediyoruz. O inandığımız “örtün” dediği için örtünüyoruz. O inandığımız “hâkimiyet Allah’ındır” dediği için yerde ve gökte hâkimiyeti O’na has kılıyoruz. Yaşıyorsak O’nun için yaşıyoruz, öleceksek O’nun için ölürüz. O İnandığımız insanı sevdiğinden dolayı insanı seviyoruz. O İnandığımız zulüm etmediğinden zulüm etmiyoruz. O İnandığımız zulmü yasakladığından zulme karşı başkaldırıyoruz.”
Yarınları, Rabbe yakın olanların yeşerttiği bir dünyada geçirmek temennisiyle biz değişelim; elbet sabah yakındır diyoruz.
DOĞRUHABER GAZETESİ