Başkanlık / Yarı Başkanlık tasarısı Meclis’ten geçti. Bu aşamanın tamamlanmış olması, gözleri referandum sürecine çevirdi. Yapılan tüm yorumlar da bu yönde.
Türkiye’ye hakim olan hava ve siyasi koşullar, beklenmedik sıra dışı gelişmeler olmazsa referandum sürecinin “EVET” yönünde sonuçlanacağı ihtimali çok yüksek görünmektedir. Ancak bu yazıda bu konuya yoğunlaşma niyetinde değilim.
Önceki iki yazımda sıklıkla vurguladığım bazı ortak noktalar vardı. Özellikle Halep’te son yaşananlar üzerinden Türkiye içerisine taşınan olağan dışı hava ile ilgili, bu tavrın belli “NATO’cu, İslamcı” kimi gruplarca geliştirildiğini ve bunun Türkiye’de “İç siyaseti dizayn etmeye ayarlı” olduğunu ısrarla vurgulamıştım.
Binali Yıldırım’ın hükümetin başına geçmesi sürecini biliyorsunuz. Bu eşik, aynı zamanda Türkiye’nin başına bela olan geçmiş Suriye politikasından vazgeçilmesi ve daha yeni, daha gerçekçi bir politikanın yürütülmesini beraberinde getiriyordu. Son Halep sürecinde Türkiye’nin uyguladığı politika tam da buydu. Bu süreçte eski politik alışkanlıklarında ısrarcı olan malum kesimlerce içeriye taşınan “Felaket havası”, tam da Türkiye’nin Rusya ve İran’la bir araya gelip uyguladığı politikayı baltalamayı hedefliyordu.
“Cihad”, “Mücahid”, “Direniş” edebiyatının “katliamlarla” karıştırılarak Türkiye hava sahasına taşınması, öncelikle Erdoğan ve ekibi üzerinde baskı oluşturarak Türkiye, Rusya ve İran üçgeninde oluşan “Çözüm sürecini” baltalamayı hedefliyordu. Ancak doğrudan Erdoğan’ı hedef alamayan “Yerli Mücahid” tayfası, ismi ön plana çıkan Rusya’ya da laf konduramıyordu. Ellerinde üçlü ittifakın en zayıf halkası olarak kalan İran’a yüklenerek bu planlarını uygulamaya çalışıyorlardı.
Onlara göre “ittifak” bozulursa Türkiye mecburen eski alışkanlık olan Davutoğlu politikasına yönelecek, böylece Erdoğan ve yeni ekibi yıpranmış olarak bu süreçten çıkacaktı. İşin diğer bir yanı da bu yönde “Cihad” naraları atanların neredeyse tümünün Erdoğan-Davutoğlu ayrışmasında Davutoğlu’ndan yana tavır koyanlar olmasıydı.
Kimler yoktu ki “Cihad” cephesinde?!
Davutoğlu kliği, bu klikle bağlantılı “hükümet medyası” içerisindeki “mücahid kalemler”, kelli felli İslamcılar, namazlı/niyazlı NATO’cular, İngiliz ekolü doğrultusunda siyaset yapanlar, Ak Parti içerisindeki Bylockçular vs vs…
Aslında Erdoğan’ın yeni Suriye politikasına karşı ortak zeminde buluşanlar az bir kesim değildi ve arkalarında “Kraliçenin sarayına” kadar uzanan önemli bir uluslar arası destek vardı. Oysa bu süreçte dış desteğe alenen yaslanmak, 15 Temmuz ve oluşan siyasi hava nedeniyle ateşten gömlek misaliydi ve hiç kimse bu gömleği giymeye cesaret edecek durumda değildi.
Bu durum, çoğu zaman bu kesimler için karnından konuşma şeklinde açığa çıksa da, hınçlarını çıkarabilecekleri kanallara yönelerek falso üstüne falso yapmaktaydılar. Bunun en bariz örneği de bir anda Hüda Par’a üşüşmeye başlamalarıydı. Hüda Par, siyasi çözüm şansının belirdiği yeni Suriye politikasını olumlu bulduğunu açıkladığında, bu kesimler açısından fırtına koparmak kaçınılmaz olmuştu. Öyle ya, Erdoğan’a, Putin’e açıktan saldıramıyorlardı. Ellerinde sadece İran kalmıştı. Hemen Hüda Par’ı İran ve Şia ile özdeşleştirerek kendilerince saldırıp içlerini dökebilecekleri bir mecra bulmuşlardı.
Aslında hedeflerinde sadece Hüda Par yoktu. Siyasi çözümü olumlu bulan her kes, her kesim bir anda bu gruhların hedefine oturmuştu. Ama dış mihraklar ve içerideki uzantıları nezdinde Hüda Par’ın doğuştan sabıkalı olması, üşüşen tayfanın dikkatinin bir anda Hüda Par’da yoğunlaşmasına neden olmuştu.
Yaygara sesleri o kadar yükselmeye başladı ki, sanki Suriye’de kendilerinin sebep olduğu devasa yıkım ve katliamların tek musebbibi Hüda Par’mış gibi bir hava oluşturmaya çalıştılar. Hatta oluşturdukları havayı bazı yerlerde operasyon ve tutuklamalara dönüştürmeyi düşünecek kadar ileri götürdüler. Bazı yerlerde ufak tefek girişimlerde bile bulunmaya çalıştılar.
Halep üzerinden Hüda Par’a karşı geliştirdikleri ajitasyon, aynı cenahın Halep’i içerde iç çatışmalara malzeme yapma çabaları, gündeme gelmesi düşünülen “Başkanlık tasarısı” ve bu tasarının meclisten geçmesi olasılığına karşı Erdoğan’ı işlevsiz bırakmaya odaklanan sözkonusu gruhların tüm entrikalarının boşa çıkacağı gerçeği bir arada düşünüldüğünde, aslında sinsi bir gizli politikanın nasıl da “Cihad” kıvamında belirdiğini görmek daha kolay hale gelmekteydi.
İşte referandum süreci, bir yönüyle referanduma endekslenirken, diğer yandan da söz konusu entrikacı grupların gelecekteki pozisyonunu önemli kılmaktaydı. Şimdilik sosyal medya üzerinden başlayan ve giderek medyanın diğer mecralarını kapsamaya başlayan “Reisçi-Hocacı” atışmalarını da aslında referandum sürecinin yeni bir boyutu olarak ele almak elzem hale gelmektedir.
Bu süreç, Tayyip Erdoğan’a karşı entrikacı bir tutum izleyen “içerideki” kesimlerin geleceğini de belirleyeceğe benzemektedir. Kaldı ki medya, siyaset ve bürokrasi alanlarında etkinlikleri olsa da bu kesimlerin referandumu etkileyecek kadar sahada etkinlikleri bulunmamaktadır. Bir yandan referandum çalışmaları hız alacak, diğer taraftan da büyük ihtimalle ayıklama, eleme, süzgeçten geçirme süreci yürütülmeye başlanacaktır.
Çünkü bu kesimler, Halep üzerinden Halep’i çokça aşan bir ortam oluşturup hedefledikleri sonuçlara ulaşamadılar. Bir çoğunun Halep tavrı, aynı zamanda açığa çıkmalarını da beraberinde getirdi.
Bu kesimler şimdilik “Pelikancı ekibin” tırmalamalarına isyan ederek “haklı” pozisyonlar devşirmeye çalışsalar da, önümüzdeki süreç, farklı gelişmelere, entrikacı kliklerin bertaraf olmasına, 15 Temmuz’un siyasi ayağının deşifre edilmesine aday görünmektedir.
Beklenmedik farklı gelişmeler olmazsa şayet…
(Nureddin Aydın - Hürseda Haber)