Türkiye’de her kesimin Din, Demokrasi ve Hukuk gibi muteber kavramlarla bir birini defaatle aldatmasından dolayı, bu kavramların özgül kıymetleri kaybolmuş ve bir arada yaşamamızın temel kaynağı olan birbirimize “güven” unsuru yok olmuştur.

“Akil adamlar heyeti”, “Alevi Çalıştayı”, “Aydınlar Dilekçesi” “Âlimler Bildirisi”, “Akademisyenler Açıklaması”…vs. başvurulan teşebbüsler, vicdanın sesini, akl-ı selimi aramaktan çok; politik mevzi kazanma manevraları/taktikleri olmuş olmaları hasebi ile anlamsız hale gelmiştir. Bu son sığınak veya imkân bile maalesef ülkemizde hoyratça istismar edilmiş, piç edilmiştir. Hiçbir politik-kültürel kesimin yatsıdan ileri yanacak mumu yoktur.

Modernite’nin, ülkemizi teknik-ekonomik sıkıştırması ve postmodernite’nin duygu-arzu seli olarak benliğimizi kaplaması ile gidişatımız üzerine “durup düşünecek” vaktimiz olmadığı gibi; “tövbe edecek” veya olup-bitenden, yapıp-ettiklerimizden ders çıkaracak takatimiz de hayli zayıflamıştır.

Çağdaşlaşma/sekülerleşme, muhafazakârlaşma, milliyetçilik ve sol politikalarının hiç biri Türkiye halkını birlikte yaşama(vatandaşlık/ümmet) bağlamında kucaklayamamıştır. Aynı evi paylaşmak zorunda olmak/aynı gemide olmak gibi güvenliğimizi, özgürlüğümüzü ve onurumuzu temin edebilecek insani “yurttaşlık/ümmet” dışında başka bir zemin yoktur. Huzur, mutluluk, kıvanç ve gönençli olmaktan vazgeçtik; eğer ölmek-öldürmek ve mülteci olmaktan kaçınmak istiyorsak, bu zeminden kalkarak bir toplum sözleşmesi/Anayasa yapmak, en acil ihtiyacımızdır.

Güney ve doğumuzla olan etnik ve dini geçişkenliğimiz, bizi burada iç kabiliyetsizlik ve dış/istihbari- aleni failler tarafından yakılan ateşin içine çekilmek tehlikesi ile karşı karşıya bırakmıştır. Avrupa’nın yüz yıl önce Demokrasi, Hukuk Devleti, İnsan Hakları ve Laiklik aparatları ile söndürdüğü bu ateş,  bölgemizde henüz alevlenmiştir.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde toplum olarak kültürel kimliğimizi “parça parça ıslah=piece-meal enginary” yerine “Kültürel Devrimler” ile geliştirip-dönüştürme teşebbüsümüz, “Asli Günah/Asli Sevap” olarak toplumsal-kültürel ve politik parçalı kimlik yapımızın tarihsel ana kaynağıdır. Mağdur kimlikler/kitleler, fırsatını bulunca aslına geri dönme/rövanş alma çabası içine girmiştir.

Sekülerlerimiz için Macyavelli, Muhafazakârlarımız için de Muaviye babaları olmak üzere; siyaset biliminin veya nam-ı diğer “İlm-i Siyaset”in ülkemizde munhasıran “puştluk-hile-pusu-kumpas…” olarak algılanması, “Esaslı Günah”ımız olarak sorunlarımızın önemli kaynaklarından biridir.

Ortak hukuk, norm, kurum, çıkar birlikteliği(maslahat) oluşturma yerine, etnik-dini/mezhebi, katı ideolojik, zümresel, duygusal/itkisel saikler ile politika yapma, toplumsal olarak ortak zaafımızdır. Toplumsal kimliğimizin tarihsel-ontolojik en önemli kurucu unsuru olan Dinin istismar edilmesi, her ne kadar birinci derecede dindarların sorunu olsa da; husumet ve kin yaratma potansiyeli açısından tümel/toplumsal bir sorundur. Şu anda Din/İslam, Ortadoğu’da sorunların “çözüm kaynağı” olmaktan çok, “sorun kaynağı” haline gelmiş durumdadır. İslam’ın yanlış anlaşılması veya yanlış yorumlanması, huzurun-saadetin değil; zulüm ve felaketin sebebi olmuştur. İslam’ın insani boyutuna(adalet-merhamet) yabancılaşmış ve sadece Tevhit ve Uhreviyyata(cennet) yoğunlaşmış bir “Selefi” İslam yorumu, vahşi katil sürülerini doğurmuştur.

İyi niyetle de olsa kavga anlarında “bıçak(aleni dini söylem)” bulundurmak, tehlikelidir. İslam’ın en erken iç savaşı(Cemel-Sıffın-Kerbela…) ve Kilisenin tarihi, bunun somut kanıtıdır. Kur’an’da varit olan hakkaniyetli “İlahi Şiddet(Helâk Tarihi)” ve “Ahlaki Savaş(cihat)” olgusu,  bugünkü Müslümanların –yerli/yersiz- kolayca şiddete başvurmalarını mümkün/meşru kıldığı gibi(Taliban, El-kaide, Daiş…); Marksist Teorideki “Devrimci Şiddet”, “Öncü şiddet”, “Kurucu şiddet” vs. gibi teoriler de sol-sosyalist kesimlerde kolayca şiddete başvurmayı meşru kılabilmektedir. Kapitalizmin yarattığı “Askeri Liberalizm” ise, Havadan Müdahaleler veya Kadife-Turuncu Devrimler ile şiddeti her yerde de fakto bir gerçeklik haline getirmiş durumdadır. Böyle bir ortamda  “Kategorik barış”ı veya pasifizmi savunmanın anlamsızlığı ortada olduğu gibi;  “la havle” çekmek veya “Defol git” demek de hayli zordur. Meşru şiddeti, “Kıldan ince ve kılıçtan keskin” bir vicdanın öncelemesi gerektiği ortadadır.

İnsana olan umudumuzu yitirmeden, vicdanın ortak sesini oluşturacak veya içgüdülerimizin bileşkesi olan ortak çıkarlarımızı(kamusal maslahat) tespit edecek müzakere irademizin(iletişimsel akıl-icma, Dia-kritik, Diyaloji) dışında başka bir imkânımız yoktur. Toplum olarak bu yola hakkı ile başvurduğumuz söylenemez. Ne kadar karmaşık ve ağır olursa olsun, yeterince bu yola başvurmadan şiddeti tercih etmek, “şiddet sarmalı(intikam çıkmazı)” yaratarak her kesime onulmaz acılar yaşatacağı ortadadır. Kin ve Hınç duyguları, insan cinsini çoğunlukla hayvanlaştıran duygulardır. Bu duyguların “haklı-haksız” olarak oluşmasının birincil bir önemi yoktur; önemli olan, bu duygulardan mümkün oldukça uzak durarak aklı başında insan olmayı başarmaktır. (İslamî Analiz)