PKK ile uzun yıllardır devam eden çatışma 2013 yılı başında "Çözüm Süreci" olarak adlandırılan bir süreç ile geçiçi olup olmadığı henüz tam olarak kesinleşmeyen bir "çatışmasızlık" sürecine evrildi. Peki bu sürece nasıl gelindi ve Ortadoğu'daki son gelişmeler ışığında söz konusu süreç nasıl şekillenecek? Bu yazıda bu iki temel sorunun cevabı aranacaktır.
Çözüm Sürecine Nasıl Gelindi?
Öncelikle sürece nasıl gelindi sorusunun cevabını arayalım. 2011 genel seçimleri öncesinde sonradan büyük bir bölümü ortaya çıktığı üzere devlet ile PKK arasında Oslo'da bir dizi görüşme trafiği yaşanmış ve bu görüşmeler 14 Temmuz 2011'de PKK'nın Silvan'da 14 askerimizi şehit etmesi ile sonlandırılmıştı. Bu süre içinde İmralı'daki Öcalan ile avukatları marifetiyle yoğun bir görüşme trafiği kurulmuş (Nisan 2010-Ağustos 2011 arasında 56 kez) ve buradaki temaslar ile Oslo'daki görüşmeler arasında paralel bir süreç işletilmişti. Ancak bu süreçte Öcalan’ın talimatları avukatları marifetiyle Kandil'e ulaştırılmış ve birçok güvenlik mensubunun şehit edilmesi ile sonuçlanmıştır.
Silvan'daki saldırılarının ardından Eylül 2011-Aralık 2012 tarihleri arasında KCK'ya şehirlerde, PKK'ya ise kırsalda ciddi bir baskı uygulanmış ve Türkiye'nin son 30 yılında hiç görülmemiş seviyeye ulaşan kurumlar arası işbirliği ile hem kırsalda hem de şehir merkezlerinde örgüte çok ağır darbeler vurulmuştu. Örgüt dağa katılım konusunda ciddi sorunlar ile karşılaşmış, yeni eleman bulmakta zorlanmıştır. Örneğin 2012 yılında dağa katılım 220 civarında kalmıştır. Çözüm sürecinin başladığı 2013 yılında ise bu rakam 2200 civarında gerçekleşmiştir.
2012 Aralık ayına kadar devam eden ve "terörle mücadele, siyasetle müzakere" olarak tanımlanan bu sürecin sonunda Uludere'de hala nasıl olduğu tam olarak belirlenemeyen bir hatalar zinciri ile kaçakçılardan oluşan 34 kişilik bir grup vurulmuş ve Ocak 2013’ten itibaren "terörle mücadele, siyasetle müzakere" mottosundan "terörle mücadele" çıkarılarak sadece siyasetle müzakere aşamasına geçilmiştir.
Terörle mücadele dönemi olan Ağustos 2011-Aralık 2012 döneminde özellikle yurtiçi operasyonlarda profesyonel birliklerin yanında Hava Kuvvetleri’nin de devreye girmesi ile PKK'ya vurulan ağır darbe örgütün dağ kadrosu üzerinde ciddi moral bozukluğuna neden olmuştur. Gazeteci Hasan Cemal'in Murat Karayılan ile Mayıs 2013'te yapıtğı röportajda (1) Karayılan'ın bu dönem ile ilgili Türkiye'de 3000 kişinin yaşamını yitirdiğini belirtmesi örgütün kaybı konusunda önemli bir veridir. 2013 başlarında örgütün dağ kadrosu, Hasan Celal Güzel'in de belirttiği gibi Türkiye sınırları içerisinde yaklaşık 900 kişiye kadar düşmüş, siyasi kadrolar şehirlerde kitlesel eylem yapamaz hale gelmiştir.
Bu süreçte hem şehirlerde hem kırsalda yürütülen operasyonlarda 1990'lı yılların hatalarından dersler çıkarılmış ve Uludere'ye kadar insan hakları ihlallerinden azami ölçüde uzak durulmuştur. Bu sayede kırsalda alan hakimiyeti şehirlerde ise gönül hakimiyeti örgütün elinden alınarak devletin eline geçmiştir.
Örgüt kadrosunun güvenlik güçleri karşısında tükenme noktasına gelmesi ile Türkiye'de, terör-etnik sorun-insan hakları-demokratikleşme sarmalında karmakarışık hale gelen Kürt meselesi, terör sorunu konusunda ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bir tarafta olaya (a) etnik temelli siyasi bir sorun olarak yaklaşanlar, (b) diğer tarafta güvenlik temelli yaklaşanlar, ( c) ortada ise olaya demokratikleşme ve insan hakları temelli yaklaşanlar arasında ciddi bir fikir tartışması yaşanmış ve devlet politikaları da doğal olarak tartışmalardan etkilenmiştir. Sonuç olarak soruna etnik temelli siyasi sorun olarak yaklaşan görüş ağır basmış ve bu görüşün tezleri 2013 yılından itibaren yavaş yavaş devletin tüm politikalarını belirlemeye başlamıştır.
Bu yaklaşıma göre ortada bir terör ve güvenlik sorunu değil; etnik bir sorun vardır ve bu etnik sorun çatışma ile sonlandırılamaz. Etnik temelli sorunlarda eğer çatışan tarafların birisi çatışmada mağlup olur ve o aşamadan sonra müzakereye başlanırsa mağlup olan etnik grup ile galip gelen etnik grup arasında hiçbir zaman barış ve kardeşlik tesis edilemez. Bu tez "terörle mücadele, siyasetle müzakere" aşamasından sadece "siyasetle müzakere" aşamasına geçilmesi gerektiği konusunda politika belirleyicileri de ikna etmiş ve sonunda 2013 başlarından itibaren "çözüm süreci" başlatılmıştır. Ancak "siyasetle müzakere" Meclis'te grubu bulunan siyasi partinin iradesini İmralı'ya ipotek etmesi nedeniyle "siyasetle müzakere" olmaktan çıkmış ve "terörle müzakere" halini almıştır.
Bu tezin Türkiye'deki sorunu tanımlamada yetersiz kalan ve bizim ısrarla itiraz ettiğimiz temel açmazı, 30 yıldır süregelen sorun kapsamında ülkedeki Türk ve Kürt etnik grupları arasında doğrudan bir çatışmanın yaşanmamasına rağmen meselenin etnik sorun/çatışma kategorisine dahil edilmesidir. Sorun demokratikleşme, insan hakları ve güvenlik sorunudur. Eğer etnik bir bölünme, çatışma olmuş olsaydı bugün Irak ve Suriye'de görüldüğü gibi etnik gruplar hem sosyal hem de coğrafi olarak belirli alanlarda kümelenir, birbirinden ayrışır ve toplumlar arası geçişkenlik yaşanmazdı. Ama tüm Ortadoğu coğrafyasında Kürdüyle Türküyle beraberce yaşayan, aile ferdi nüfusu 3 milyona yaklaşan Türk-Kürt evlilikleriyle birlikteliğini sürdüren, ayrıca neredeyse tüm Anadolu'ya yayılan Kürtlerle bir arada yaşayan ve adeta etle tırnak olan başka bir coğrafya bulunmamaktadır. Anadolu'nun her yanında beraberce yaşayan bu insanlar arasında etnik temelli çatışma olsaydı 30 yıl süren ve binlerce insanımızı yitirdiğimiz bu kanlı çatışmalarda insanlar birbiri ile çatışmaya girer, evlilikten uzak durur ve beraber sosyalleşme süreçlerinin parçası olmazdı.
Ancak bu gerçekliğe rağmen sorun "etnik temelli çatışma" olarak adlandırılmış ve çatışan taraflar arasında birinin mağlup olmasının önüne geçilerek bir süreç başlatılmıştır. Sorunun özü dağda silahlı mücadele etme yeteneği elinden alınan PKK olmasına rağmen yenilen taraf "Kürtler" olarak algılanacağı endişesi ve bu yönde bölgede yoğunlaşan propaganda ile çözüm sürecinin temelleri atılmıştır.
Süreç başlatıldıktan sonra ise mesele etnik temelli bir sorun olarak değerlendirilip kanımca yanlış bir teşhis konulmuş olmasına rağmen; muhatap olarak "diğer etnik tarafın tümü" değil de güvenlik sorununun temelini teşkil eden PKK’nın alınması, süreci İmralı adasına mahkum etmiştir. Bu teze göre yapılması gereken; sadece örgütün değil, tüm renkleriyle bölgenin temsilini sağlayıp bu geniş temsil grubunun muhatap alınması gerekirken, bu da yapılmayıp sadece örgütün muhatap alınması sürecin geleceği adına diğer büyük açmaz olarak karşımızda durmaktadır.
Oslo'da ve İmralı'da avukatlar marifetiyle gizli olarak devam eden görüşmelerin 2011 Temmuz ayında Silvan'da askerlerimizin şehit edilmesi ile bitirilmesini tartıştığım yurtdışında yaşayan PKK'lı bir akademisyenin ifadeleri tarihe şahitlik edecektir. Şöyle ki, Oslo'daki görüşmeleri askerleri şehit ederek niçin bitirdiğiniz diye sorduğumda, henüz Suriye'de Arap Baharı'nın rüzgarları yeni başladığı ve yoğun çatışmanın yaşanmadığı bir dönemde şunları söylemiştir: "Biz Suriye'de PYD eliyle özerk bir yönetime kavuşacağız, bu özerk yapıya kavuştuktan sonra Türkiye ile masaya oturmak çok daha avantajlı olacaktır, bu nedenle Oslo'yu bitirdik". Tekrar söylüyorum bu ifadelerin kullanıldığı tarih 2011 sonbaharı idi ve Suriye'de iç savaş henüz derinleşmemişti.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, PKK çözümü siyasal bir düzlemde ele alıyor ve siyasi bir çözüm istiyordu. Nitekim hala kendi sitelerinde bulunan KCK Sözleşmesi de bunu teyit ediyor ve dört parçalı birleşik Kürdistan hedefi temel hedef olarak duruyor. Yasama, yürütme ve yargı ayakları olan, vatandaşlık hükümlerini düzenleyen, vergi toplamaya ilişkin hükümler barındıran bir nevi KCK anayasası olan bu sözleşme adım adım uygulanmaktadır.
Demokratikleşme ve insan hakları sorunu ile güvenlik sorununu bir harmanda toplayıp adını "etnik temelli bir siyasi sorun" olarak koyarsanız bunun çözümü de "siyasi" olmak zorundadır. Şu an Türkiye'de yaşanan süreç işte bu siyasi sürecin bir parçasıdır. Sorun demokratikleşme ve insan hakları sorunu olarak değil de etnik temelli siyasal bir süreç olarak tanımladığında çözüm de kaçınılmaz olarak siyasal bir çözüme doğru gidecektir. Bu çözümün asgari şekli ise özerkliktir.
Bu durumda asıl sorulması gereken soru şudur: Türkiye bu çözümü kabul edecek mi daha da ötesi hükümet kabul edecek mi? Türkiye'nin bundan sonra çözüm sürecinde cevap araması gereken sorular bu sorulardır. Bu sorulara verilecek cevaplar Türkiye'nin geleceğini ve anayasal niteliğini belirleyecektir.
Ortadoğu'daki Son Gelişmeler Işığında Çözüm Süreci Nasıl Şekillenecek?
Yazının başında sorduğumuz ikinci sorunun (Ortadoğu'daki son gelişmeler ışığında bu süreç nasıl şekillenecek?) cevabını kısaca açıklayalım.
Ortadoğu'da Arap Baharı ile başlayan süreç Suriye'de bir iç savaşa ve felakete neden olmuştur. Suriye'de muhalefet ile Esed rejimi arasında devam eden savaşta PKK'nın Suriye uzantısı PYD, yıllardır rejimin kendilerine kimlik dahi vermediği gerçeğine rağmen rejimin karşısında muhalefet ile işbirliği yapmamış, bu karışıklıkta otonom bir bölge kurmak üzere daha çok Suriye'nin kuzeyinde belirli bölgelerde diğer Kürt grupları üzerinde baskı oluşturmuştur. Bu baskı PKK'nın da desteği ile PYD'nin diğer Kürt grupları arasında ön plana çıkmasına ve belirli bölgelerde hakimiyet kurmasına imkan tanımıştır.
Suriye Kürtlerinin rejime karşı muhalefetin yanında yer almaması ve diğer nedenlerle güçlenemeyen muhalefet, diğer taraftan giderek "terörize" edilmiş IŞİD ve el Nusra benzeri terör örgütlerinin gölgesinde neredeyse yok olmaya yüz tutmuştur. Suriye'de şimdilik Esed'li bir gelecek öngörmeyen ABD ve Batı, IŞİD terör örgütünün güçlenmesi karşısında bu örgüt ile karada savaşacak güç arayışı içine girmiştir. Irak'ta peşmergenin IŞİD karşısında zayıf kalması ve Bağdat güçlerinin Musul'u IŞİD'e teslim etmeleri IŞİD'e karşı PKK'nın silahlandırılmasını gündeme getirmiştir. ABD ve Batı'da uzun süredir devam eden PKK'nın terör örgütü listesinden çıkarılmasına yönelik propaganda, PKK'nın IŞİD'den kaçan Yezidileri Suriye'ye geçmesi adına mücadele etmesiyle daha da artmış ve PKK'nın koruyucu bir melek (!) olduğu ve IŞİD terörüne karşı bölgedeki en güçlü yapı olduğu propagandasına hız verilmiştir. IŞİD ile karada mücadele edecek yegane (!) güç PKK ve Suriye uzantısı PYD'ye ağır silah yardımı yapılması gerektiği konusunda ciddi bir altyapı hazırlanmaya başlamıştır. Sadece ABD ve Batı'da değil aynı zamanda Türkiye'de de PKK'ya IŞİD ile mücadele etmesi için silah verilmesi konusunda tartışmalar başlatılmıştır.
PKK ya da Suriye uzantısı PYD'nin silahlı kanadı YPG'ye yapılacak ağır silahlar IŞİD sonrası ne olacak? Çözüm sürecinin başından bu yana silah bırakacağı iddialarına rağmen hiçbir zaman silah bırakmayan PKK bu ağır silahları IŞİD ile mücadelesinden sonra niçin bırakacak? IŞİD'in şu an elinde bulunan silahlar kimin silahları? Afganistan'da Ruslara karşı kullanılan silahlar sonrasında kimlerin eline geçti?
Bu sorular daha da çoğaltılabilir. Düzenli bir devlet gücünün olmadığı bölgelerde ne terör örgütleri ne de diğer gruplar ellerine geçirdikleri silahları bırakmak istemez. Bu coğrafya Ortadoğu ise gücü eline geçiren bir adım sonrasında elde etmeyi beklediği hedeflerine ulaşmak için silahı bir sigorta olarak görür. Artan her silah bölgeye barış ve huzur değil daha fazla kan, daha fazla gözyaşı ve daha fazla düşmanlık getirir.
Son olarak şu soruları soralım ve yazıyı bitirelim.
Suriye Kürtleri Suriye'de iç savaş başladığında muhalefet ile işbirliği yaparak rejime karşı mücadele etmiş olsaydı; bugün Kobani ve bölgesinde yaşanan olaylar yaşanacak mıydı? PYD muhalefet ile rejim arasındaki çatışmadan fırsatçılık yaparak bir otonom, özerk Kürt bölgesi oluşturmak yerine zalime karşı dursaydı Esed hala rejimin başında olur muydu?
Aynı şekilde Irak'ta IŞİD Musul'u ele geçirip Bağdat'a doğru yöneldiğinde Barzani bunu fırsata çevirip Kerkük'ü kontrol altına almaya ve bağımsızlık ilanı için çalışmaya başlayacağına IŞİD'e karşı ortak bir mücadele arayışı içine girseydi IŞİD bu kadar güçlenir miydi, peşmerge IŞİD saldırıları karşısında bozguna uğrar mıydı?
Hem Irak hem Suriye Kürtleri IŞİD tehlikesi ve ülkelerindeki kaostan yararlanarak bağımsız, özerk devletler çıkarmak için fırsat kollamış ve zalimlere karşı ortak cephede yer almamışlardır. Ve şimdi o zalimler kendi kapılarına dayandı. Şimdi bunu da fırsata çevirip sahip olmadıkları ağır silahları bu vesile ile ele geçirmeye çalışıyorlar.
Batı'nın ve ABD'nin PYD ve PKK'ya ağır silah vermek istemesi kendi çıkarları açısından anlaşılabilir; ancak, ülkemizde bunu savunanların bir adım sonrasını görmek istememeleri, bölgenin çok daha uzun süreli çatışmalara sürekleneceğini fark etmemeleri gerçek bir akıl tutulması değil midir?
(1) Hasan Cemal, (2013), Murat Karayılan ile Kandil'de 5,5 saat, http://t24.com.tr/yazarlar/hasan-cemal/karayilan-geri-cekilme-sonbahara-sarkar-kalici-baris-aponun-ozgurlugunden-gecer,6390
(ankarastrateji.org)