Tezgahına zabıtanın el koymasına itirazıyla 'Arap Baharı'nı başlatan Tunus’lu genç, beş sene önce toplumun çığ gibi büyüyen destek ve vicdanını anında yanında bulmuştu.
Meydanlara, kitlelerin hak, hürriyet, adalet, refah ve eşitlik diyen masumiyeti hükmediyordu.
Gösterilerde, Batı siyaset kültürünün ölüm kusmaya teşne tahripçi, yağmacı taşkınlığı yoktu.
Silahsız, şiddetsiz hak aramadaki bu masumiyetin gücü, İslam dünyasındaki baskı yönetimleri için yolun bittiğine işaretti. Gösteriler, despotik yönetimlerin uykusunu kaçırmaya yetti.
Batı’nın siyasi DNA’sında, toplumsal hareketlerde masumiyetin yeri olamazdı. Aksine siyasi olaylar, ne kadar kan akıtırsa o kadar makbuldü. Kan kokmayan hareketler Batı’nın nazarında “Devrim” payesi kazanmazdı.
Tunus’ta başlayıp diğer İslam ülkelerine yayılan silahsız, şiddetsiz gösterilere ve demokratik yöntemle seçilen iktidarlara, Batı dünyası, hiç alıcı gözle bakmadı. “Kansız devrime ben devrim demem” anlayışıyla davranan Batı, petrolünü yalamak için İslam coğrafyasını kan çanağına çevirmekten hiç geri kalmıyor. İhtiyaç duyduğu kanı akıtacak cellatlar bularak, devrimin nasıl yapılacağını göstermeye çalışıyor. Camide sabah namazı kılan binlerce Mısırlının üstüne yağdırılan kurşunlar, Batı’nın İslam dünyasına uygun gördüğü devrimin standardı olarak dayatılıyor.
Arap Baharı, beş yıl geçtiği halde “siyasi kış” şartlarından henüz çıkamadı. Aksine, siyasi sisi yoğun ve varil bombalı yağışlarla ağır “Kış” şartları devam ediyor.
Arap Baharının Tunus’taki ilk öncülerinden ve Ana Muhalefetteki Nahda (Diriliş) Partisi Lideri Raşit Gannuşi, “ İslam Devletinde Kamusal Özgürlükler” isimli yeni eserinde, konu ile ilgili olarak kayda değer tahliller yapıyor. İslam dünyasında yaşanan değişim sürecini , zorba yönetimlerle özgürlükçü yönetimler arasındaki mücadele bağlamında, hem teorik hem pratik açıdan irdeliyor. İslami ilkelerden hareketle Batı ve Doğu tarihinden örneklerle barışçı ve özgürlükçü güncel sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.
Sayın Gannuşi Batı’nın, “güç, iktidar ve servet” üçgenine taptığını söylüyor. Batı bu konumuyla “çözümden ziyade sorun ürettiğinden, çözümü yine kendimizde aramak gerekir” diyor.
Günümüz İslam toplumlarının baskıcı yönetimlerden kurtulması için ilginç analizler yapıyor : “…laik de olsa demokratik bir yönetimde yer almak konusunda bir Müslümanın ikna edilmesi önemli bir mesele teşkil etmiyor. Asıl problem ve zorluk, ötekini yani iktidarı elinde tutan(baskıcı) güçleri ikna etmektir. Tunus ve Cezayir’deki seçimlerden İslamcıların başarıyla çıkması üzerine Batılı demokratik güçlerle laik aydınların buradaki baskıcı zalim yönetimlerle ittifak etmesi, bizi asıl soruna ve bütün belaların sebebi olan şu noktaya geri çevirmektedir: İstibdada karşı durmanın yolu ve yöntemi nedir ?”
Görüldüğü gibi, bazı İslam ülkelerinde dindarların iktidara gelmesi konusunda aşmaları gereken ciddi yöntem sorunları var. Bu sorunun nasıl aşılacağı konusu Arap Baharı ile önemli testten geçti.
Toplumsal iradenin, (Cezayir, Tunus ve Mısır gibi ülkelerde) seçimle çıkardığı iktidarları korumaları mümkün olmadı. Alınan olumsuz sonuçlar, İslam toplumlarının demokrasiye dönüşmesinde yeterli bir noktada olmadığını gösteriyor.
Özgürlükçü ve çoğulcu siyasi değişimin tartışıldığı 1940’lı yılların Türkiye’sinde Said Nursi, mevcut siyasi partileri değerlendirir.
Ona göre potansiyel partilerden birisi 'İttihad-ı İslam Partisi'dir. Bu partinin iktidar olabilmesi için öngördüğü şartlar, günümüz İslam toplumları ve özellikle “Arap Baharı” bakımından halen geçerliliğini koruyan öngörüler niteliğindedir.
Diyor ki, “İttihad-ı İslam Partisi, (toplumun) yüzde altmış yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla şimdiki siyasetin başına geçebilir.” Bu ifadenin, maddi-manevi ne gibi şartları tazammun ettiği düşünülürse, bugün bazı İslam ülkelerinde yaşanan hayal kırıklığı ile ve özgürlük arayışındaki duraksamanın nereden kaynaklandığı daha iyi görülebilir. Buna göre ;
-Seçimlerde aldığınız oyun sahiplerinin kimliğinde inançlar ne ölçüde etkindir?
-İnandığı gibi yaşayan ilkeli bir toplum gerçeğiniz var mı?
-“Tam mütedeyyin”liğin gereği olarak, “Din hayata hayat” olabiliyor mu?
-İhlas ve takvanın hayatınızdaki yeri nedir?
- Seçtiğiniz partiye oy vermek Cihad’ın yeterli şartı mıdır?
- Haklarını sahip çıkmasını bilen, iktidar ve muhalefeti denetleyici etkin bir kamuoyunuz var mı?
- Seçim sonuçlarına ve demokratik otoriteye saygılı, sivil siyaseti içine sindirmiş bürokrasiniz var mı ?
- Ekonomik yapı, herkese serbest rekabet ve fırsat eşitliği sağlıyor mu? Yoksa sermaye, burjuvajinin veya imtiyazlı azınlığın tekelinde mi?
- Seçimde aldığınız oy, sizi birinci parti yaptığı halde “iktidar” olmanıza yetiyor mu ?
Yukarıdaki, “ yüzde altmış-yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla siyasetin başına geçebilir” ifadesinin buna benzer daha pek çok şartı öngörülebilir.
Said Nursi’nin öngörülerinden çıkarılabilecek sonuçlar, herhalde Gannuşi’nin sorduğu, “istibdada karşı durmanın yolu ve yöntemi nedir?” sorusuna verilmiş ilkesel cevaplardır.
“İstibdada karşı durabilmek” için bu ve benzeri ilkelerin pozitif yönleriyle topluma mal olması gerekir. Ancak bu durumda demokratik değişim sağlanabilir.
“Arap Baharı”nın duraksama sebebini, yukarıda sayılan şartların yetersizliğinde aramak gerekir. Bunlar giderildiğinde, İslam dünyasında da özgürlükçü, çoğulcu ve güçlü bir siyasi yapıyı sağlam ayaklar üzerine kurmak mümkün olabilecektir. Emsallerine göre, birkaç adım önde olan Türkiye tecrübesinden faydalanmak gerekir.
“Arap Baharı”nın hak, özgürlük ve adalet gibi İslam’ın ve demokrasinin, söylem temelinde ortak kavramlarının kitleler eliyle gündeme taşıması bile büyük bir kazanım ve başarı kabul edilmelidir. Şüphesiz daha yapılacak çok iş var… (Sondevir)