On sekiz yıl önceydi… Hani şu ‘doksanlı yıllar’ dedikleri… Müslümanların zulme uğradıkları, ‘şeriatçı, aşırı dinci, radikal İslamcı’ gibi isimlerle anıldığı o zamandı… Eğer dış kıyafetin siyah ise, yüzünde peçe varsa ‘Ninja, kara Fatma’ sözlerini/hakaretlerini duyardık ya, yürürken sokaklar da…

Tefsirlerin sobada kül olduğu, ama gözyaşlarımızın bile buna engel olamadığı… ‘Yakma’ demiştim, ‘ne olur yazık, günah…’ En yakınımızdakilerin bile ‘siz yeni bir din uydurmuşsunuz’ diyerek bizleri dışladığı, horladığı bir zamandı…

İşte, sizi böyle bir zamanda tanıdım ve sevdim! Dediler ki:

“Bizim Müslüman kardeşlerimiz var. Allah için kıyam eden, bu uğurda şehadetler, zindanlar, hicretler, işkenceler yaşayan… Allah’ın ismi yücelsin diye varını, yoğunu ortaya koyan… Kardeşlik, onlar için Kur’an ve Peygamber eksenli olan… Misafire ikramı, Allah’a ve ahiret gününe imanın gereği bilen… Hayatları cihad, ölümleri şehadet olan… Kur’an ve Resulü tek rehber bilen…”

O zaman dedik ki; “Biz de sizinleyiz. İsminizi, Allah’ın tarafında olmayı şan şeref biliriz.”

Sanki tarih sizin üzerinizde tekerrür etmişti, sahabelerin gölgeleri gibiydiniz… Şehid Abdüsselam, İbrahim Hoca, Şehid Cemal ve daha niceleri… Sizi, ezgilerin mısralarında tanıdım ve ‘kardeşlerim’ dedim.

“Ağladı zindanın taş duvarları,
Şehid Abdüsselam can verince can’’

Nasıl da canımı acıtmıştı bu ezgideki şehidin hikâyesi… Ama bu nasıl bir zulümdü, nasıl olurdu? Yüreğim hüzne kedere boğuldu… Olmazdı, olamazdı… Onlar da candı… Nasıl size kıyıldı… Muhakkak ki kaderdi, feda olmadan bu dava nasıl yücelirdi?

Müslümanca yaşıyorlar, diye kardeşlerimi zindanlara atmışlar. Onlar ki Hz. Yusuf’a yoldaş olmuşlar. Arkalarında gözü yaşlı analar, çocuklar, eşler bırakmışlar… On beş yıl, yirmi yıl, yirmi iki yıl nasıl da dayanmışlar… Kahır sözcükleri döktü dilim; kardeşimin yazdığı o dizeler de bittim tükendim.

“Ak düşmüş saçına sakalına
Sen ihtiyarladın mı zindanlarda’’

İşte, sizin o adanmışlığınızı, fedakârlığınızı, itaatinizi, teslimiyetinizi sevdim. Hep imrenerek izledim. Ben de içlerinde olabilseydim, dedim… Ben de onlar gibi Allah için bir şeyler feda edebilseydim, dedim ama sizin gibi sabredebilir miydim?

Sizin o samimiyetinizi, ihlasınızı, sabrınızı, sebatınızı sevdim… Peygamber sevdasıyla meydanları hınca hınç doldurmanızı sevdim… O coşkunuzu, heyecanınızı sevdim… Bazen avuçlarımdaki dualarım oldunuz. Ertesi gün kapımı çalan… Misafirlerin en kıymetlileri idiniz. Hani gelen gitmek içindir ya, zaten hep de gittiniz… Ama Göktaş Hocam ‘yine geliriz’ demiştiniz…

Arada mesafeler olsa da, tanımasam da, göremesem de; sizi Allah’ın “Ancak müminler kardeştir’’ ayetine imanım gereği sevdim. Bazen gözyaşlarımda, bazen tebessümümde, bazen yüreğimdeki hüzünlerimdeydiniz… Yüreğimizin sesi olan o ezgiler de olmasa, çekilir mi bu yalnızlığın çilesi? Aslında dilini de tam anlamıyorum ya hani; yalnızlığıma, garipliğime teselli, sarıp sarmalar beni…

Sizi görmeden sevdim! “Kişi sevdiğiyle beraberdir’’ tek tesellim…

Vesselam veddua…

Sevgi Çetinkaya / Nisanur Dergisi - Ekim 2014 (35. Sayı)