Geçen salı(13.05.2014) günü Manisa'nın Soma ilçesinde Vahim ve gizemli bir şekilde henüz sebebi bilinmeyen neden/nedenlerden dolayı meydana gelen Trafo(Grizu)patlaması sonucu Bütün ülke Adeta ayağa kalktı. Dua ve umutlarla gelecek iyi haberin beklentisiyle başta işçilerimizin aile ve sevenleri olmak üzere, kurtarma ekipleri, sağlık personelleri, Bakanlık yetkilileri ve maden ocağı yetkililerin gözü-Kulağı gelecek iyi bir habere kilitlenmişti. Saatler ilerledikçe cesetlerin gelmesi, yaralıların çıkması olayın vehametini daha bir görmemizi sağladı. İlk Gece Enerji Bakanı Taner YILDIZ'ın ölü sayısının 166 olarak açıklaması, yaralıların olmasını açıklaması ve ne kadar işçini içer de olmasını bilememesi gelecek haberlerin pek iç açıcı olamayacağı hakkında bize fikir veriyordu. Sonuç Bu Yazıyı yazarken ki vakit'e kadar 284 emektar işçi kardeşimiz yaşamını yitirip ebedi aleme göçen kardeşlerimizin anısına bu yazıyı yazmayı üzerime borç bilip, ölenlere rahmet mekanları cennet olsun. Kederli ailelerine sabrı cemil ve milletimize başsağlığı dilerim. Rabbim; bu çiçeği burnunda gençlerin feci gidişlerini bize ve geride kalanlara ibret olması temennisiyle ruhları şad olsun.

Soma Maden ocağı faciasıyla anladık ki, iş güvenliği ve iş sağlığı alanındaki zafiyetlerimiz ve ihmallerimiz  doğal afet ve felaketler sonrası gündem olabiliyor. ayrıca Ölümler üzerinde siyaseti meslek edinenlerin de adeta felaket tellaları gibi meydanları kaosa sürükleme çabaları, felaketleri bahane edip anarşi çıkararak rant sağlamaya çalışmaları, facianın tek müsebbibinin ilk muhatapları değil de direk hükümetin ve ilgili bakanlıkların sorumlu tutulması kolaycılıktan başka bir işe yaramayacağı kesindir. Elbette sorumlular kim olursa olsun cezalandırılmalı, olay netleştikten sonra durulmamalı, gelecek felaketlere maruz kalındığında zayiatların önlenebilmesi ve felaket telallarına fırsat vermeme adına gereken önlemlerin ivedilikle alınması kaçınılmaz olmalıdır.

ayrıca Soma maden ocağı faciası kardeşliğin zirve noktasını, Yasinlerin, Fatihaların okunması, hatimlerin dağıtılması, hemen hemen 84.000 camide Mevlid okunup ruhlarına hediye edilmesi, aynı şekilde Gerek Diyanet işleri başkanlığı ve gerekse İslami sivil Toplum Kuruluşlarının Ülkenin çoğu yerinde Gıyabi Cenaze namazı kılınmaları küçümsenecek bir olay değildir. Halk olarak yapmamız gereken, Ölenlerin ailelerine sahip çıkıp, Gereken rehabilitelerin sağlanması hususunda gerek resmi gerekse de Sivil Toplum Kuruluşları nezdinde girişimlerde bulunmamız bir elzemdir. 

Rehber Tv'yi tebrik etmeden geçemeyeceğim. Yayın akışını durdurup tamamen Soma maden ocağı faciasına odaklanması ve D.Bakırda yayın yapan Çağrı Fm'inde Yasin ve hatim toplama kampanyası düzenlemesi, Peygamber Sevdalıları Platformu ve Mustazaflar Cemiyetinin de Halkı dua ve Gıyabi cenaze namazı kıldırmaya davet etmesi küçümsenecek bir olay değildir. 

        

 İnsanoğlu binlerce yıldan beri ölümü yok edemedi. Onu öldüremedi. Her gün, dünyaya veda eden ortalama 300.00 kişinin şahitliği bize bu ölümsüz gerçeği hatırlatıyor. Çok azımızın özlediği, çoğumuzca istenmeyen ölümden hiçbirimiz kaçamıyor. En kudretli devlet başkanları, en yiğit savaşçılar bile onun karşısında boyun eğdiler. En bilgiç doktorlar kendilerini kurtaramadılar. Ne ilkçağın ölümsüzlük şurupları, ne de günümüzün en modern tıp teknikleri hayatın bu amansız takipçisiyle baş edemiyor. Bütün insanlara eşit davranan ölüm; mevkî, meslek, servet, şöhret, ırk, din, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden bütün kapıları çalmaya devam ediyor.

Aslında ölümü kendimize biz düşman yapıyoruz. Zamana ve mekâna sığmayan arzularımızı, duygu ve düşüncelerimizi kırk-elli yıllık dar bir şeride sığdırma gayretimiz, bizim için ölümü tatsız kılıyor. Sonsuzluğu isteyen akıl ve kalbimizi, birgün işlemez olacak vücudumuzun emrine verdiğimiz; kabirden öteye geçemeyecek sevdaların, ancak kabre kadar sürecek dostlukların ağına kendimizi hapsettiğimiz an, iç dünyamızda bir bocalamadır başlıyor. Herşeye endişeyle baktıran, hayatın tadını kaçıran bir bocalama Ebediyet arzusu; yaratılış toprağımıza ekilen en kudretli tohum bu olsa gerek. Gelip geçici şeyler bize huzur vermiyor. Her ayrılık bizi acıya boğuyor. Asırlardır ebedî bir hayatın formülünü arıyoruz.

Âhiretin varlığını öldükten sonra anlamak, insanoğlunun ne dünya huzurunu, ne de ebedî hayatın kurtuluşunu netice vermeyecek. Bizi bekleyen sonsuz hayat için açılan imtihanı başarmak, ömrümüzü hesap gününün sahibinin emrettiği istikamette geçirmemizi gerektiriyor. İşte o zaman ölüm bir darağacı, bir ebedî ayrılış, hiçliğe, yokluğa çürümeye, unutulmaya, kopkoyu bir karanlığa açılan kapı hüviyetinden çıkıp, ölümün olmadığı, gelmiş ve gelecek bütün sevdiklerimizin toplandığı, Allah'ın emirlerine uymuş olmanın mükâfatının verildiği âleme geçmek için bir basamak haline gelecek. Ancak bu sayede ölüm, hayatımıza bir mânâ, huzur ve mutluluk katacak.

Yoksa şu perişan dünyada başıboş insanlar arasında, meyvesiz bir hayatta, sahipsiz, koruyucusuz bir şekilde bütün dünyaya sultan olsak kaç para eder? Bütün dünya saltanatı bize verilse, her gün dünyaya veda eden yüz binlerce şahidin bize verdiği "yok oluş" endişesinden gelen elem ve acıyı kaldırabilir mi? Elbette kaldıramaz. 

Perspektifi dünya genelinden alıp, bir de kendimize çevirelim. İmtihan sırrı, hepimizi bir tercihle karşı karşıya bırakıyor. Âhiret'i kabul veya reddetmek elimizde. Ölümü bütün dostlarımızdan, sevdiklerimizden, her şeyimizden bizi ayıran bir dar ağacı veya gelmiş geçmiş bütün dostlarımızla yaşayacağımız bir hayata açılan kapı hükmüne getirmek bize bağlı.

Gelin kendimize çeki düzen verelim, neciyiz,nereden geldik ve nereye gideceğiz.(innelillah ve inne ileyhi raciun)'ALLAH'tan geldik ve yine ona döneceğiz. 

Merhumların ruhlarına el fatiha….

(Cizre Medya)