ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu transatlantik ilişkiler için ne anlama geliyor?
(Prof. Wang Wanying* ve Prof. Ma Xiaolin*)
ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu, su dolu bir havuza atılan dev bir taş gibi, fırtınalı dalgalar yarattı. Amerika’nın gelecekteki yeni güvenlik politikasını ilan eden bu belge, yalnızca Çin ve Rusya’yı başlıca tehdit konumundan çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda yüz yıldır süren transatlantik ittifak için yaklaşan yüzyıllık ölüm çanını da çaldı. Bununla da yetinmeyen Trump, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini sert biçimde azarlayıp aşağılayarak, Avrupa’nın ABD–Avrupa evliliğinin sona erişini ilan eden bu raporu yanlış okumasından özellikle çekindi.
Trump, 9 Aralık’ta ABD’nin Politico dergisine verdiği röportajda, “Avrupa ülkelerinin çoğu çürümeye başlıyor” dedi. Avrupa’nın göç politikalarını bir “felaket” olarak suçladı; “siyasal doğruluk istiyorlar ve bu onları zayıf kılıyor” … ve bazı Avrupalı liderlerin “tam anlamıyla aptal” olduğunu söyledi.
10’unda yayımlanan Daily Telegraph ise, 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun sızdırılmış bir kopyasının, Trump yönetiminin Macaristan ve İtalya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteme niyetinde olduğunu gösterdiğini bile ortaya attı. Almanya Şansölyesi Merz ise buna pek şaşırmadı. 9’unda bu ABD resmî belgesini yorumlarken, Amerika’nın ulusal güvenlik stratejisinin kendi yargısını doğruladığını söyledi: “Avrupa ve Almanya, güvenlik politikası açısından Amerika Birleşik Devletleri’nden daha bağımsız olmalıdır.” Avrupalıların, ABD’nin artık bir ittifak ortağı olmadığı bir duruma hazırlıklı olmaları gerektiğini vurguladı …
2017’den 2025’e kadar üç ABD yönetimi tarafından yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSS) raporlarına bakıldığında, ABD–Avrupa transatlantik ilişkilerinin “işlemsel ortaklar”dan “değerler ittifakı”na, nihayetinde ise “stratejik ayrışma” ve “medeniyet kopuşu”na doğru şiddetli bir sarsıntı yaşadığı görülmektedir. 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, İkinci Dünya Savaşı sonrası transatlantik ittifak sisteminin esaslı bir dağılmayla karşı karşıya olduğunu ve ABD–Avrupa ilişkilerinin resmen “müttefiklik sonrası döneme” girdiğini göstermektedir.
Bu evrimsel çizgi, basit bir politika salınımı değil; ABD’nin hegemonya sürdürme maliyetlerinin yükselmesi ve iç siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi arka planında, küresel stratejisinin yapısal bir muhasebesidir. 2017’de çatlakların ilk kez belirmesinden 2025’teki medeniyet kopuşuna kadar atılan her adım, “ayrışmanın geri döndürülemezliği”ne işaret etmektedir; bunun kökleri, ABD ile Avrupa arasındaki güç, çıkar ve değerlerin derin uyumsuzluğunda yatmaktadır.
Transatlantik İlişkilerin Evriminin Genel Manzarası
ABD’nin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” yalnızca dış politikanın bir ilanı değil, aynı zamanda ülkenin iç siyasal ekolojisinin ve küresel stratejik kaygılarının da bir yansımasıdır. 2017’den 2025’e kadar transatlantik ilişkiler, “ılık suda kaynayan kurbağa” tarzı bir işlemselleşmeden, Biden dönemindeki kısa süreli bir “son parıltı”ya ve nihayet 2025’te “şok tedavisi” tarzı bir kopuşa sahne olmuştur.
Bu evrim, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. 2025’teki ABD–Avrupa kopuşu tesadüfi bir “kara kuğu” olayı değil, ABD hegemonyasının daralması, ABD–Avrupa algısal uyumsuzluğu ve değerlerin çözülmesi olmak üzere üçlü bir mantığın kaçınılmaz sonucudur. Güçteki kopuş ABD’yi stratejik geri çekilmeye zorlamakta; tehdit algısındaki kopuş ABD ile Avrupa’nın jeopolitik odak noktalarında zıt yönlere savrulmasına yol açmakta; değerlerdeki kopuş ise eski müttefikleri bir “medeniyetler çatışması”nın eşiğine itmektedir. Bu süreç, transatlantik ilişkilerdeki uzaklaşmanın geçici bir taktik ayarlama değil, tarihsel bir döngünün kaçınılmaz sonu olduğunu göstermektedir.
- Ayrışmanın Öncülü: Çelişkilerin Birikimi ve Onarımın Başarısızlığı (2017–2024)
2025’teki nihai kopuştan önce, ABD–Avrupa ilişkileri birbirinden tamamen farklı ancak birbirini neden-sonuç ilişkisiyle tamamlayan iki yönetimin politika denemelerinden geçti. Bu aşamadaki çeşitli işaretler, ittifakın temelinin uzun süredir “işlemselcilik” tarafından aşındırıldığını ve sonrasındaki onarım çabalarının hastalığın kaynağına ulaşamadığını göstermektedir.
(1) İşlemselciliğin Başlangıcı: Çatlakların İlk Belirişi (2017–2020)
Aralık 2017’de yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, ayrışmanın başlangıç noktasıdır. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin “liberal uluslararası düzen” konusundaki uzlaşmasını bozmuş ve kutsal müttefiklik ilişkilerine çıplak gerçekçiliği sokmuştur.
Birincisi, müttefiklerin “borçlandırılmış” bir konumda tanımlanmasıdır. Trump 1.0 yönetimi müttefikleri, bilançoda değerlendirilmesi gereken kalemler olarak görmüştür. Bu sözde “ilkeli gerçekçilik” aslında “iyi ile kötüyü ayırt etmeyen bir işlemselcilik”tir. Raporda NATO müttefiklerinin savunma harcamalarında GSYH’nin %2’si hedefini tutturamaması sert biçimde eleştirilmiştir. O dönemde bu, Avrupa’da bir pazarlık taktiği olarak yorumlanmıştı; ancak sonradan bunun, ABD strateji çevrelerinin NATO’daki “bedavacılık” olgusuna yönelik hoşgörüsünün sıfıra indiğini gösteren bir işaret olduğu anlaşılmıştır.
İkincisi, ekonomik milliyetçiliğin öncülüğünün yapılmasıdır. 2017 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ekonomik refahı ulusal güvenliğin temel direği olarak tanımlamış ve ilk kez ticaret açıklarını açıkça bir ulusal güvenlik tehdidi olarak görmüştür. “Ticaret savaştır” mantığı, ABD ile Avrupa’nın Çin’e yönelik politikada ortak bir cephe oluşturmasını zorlaştırmış; bu dönemde Avrupa, Çin ile ABD arasında denge kurmaya çalışarak bir “hedging” stratejisi benimsemek zorunda kalmıştır.
(2) Kırılgan “Son Parıltı”: Onarımın Başarısızlığı (2021–2024)
Biden yönetimi iktidara geldikten sonra, 2022 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” aracılığıyla selefinin rotasını tersine çevirmeye ve Avrupa’yı “kurallara dayalı düzeni” savunmanın temel ortağı olarak yeniden konumlandırmaya çalıştı. Ancak bu raporun uygulanması sırasında ortaya çıkan sınırlamalar, ABD’nin stratejik geri çekilme eğiliminin yapısal olarak geri döndürülemezliğini daha da belirginleştirdi.
Birincisi, ittifak mekanizmalarının içinin boşalmasıdır. Biden yönetimi, Çin’e yönelik teknoloji politikasını koordine etmeye çalışmak için “ABD–AB Ticaret ve Teknoloji Konseyi”ni (TTC) kurmuş olsa da, Atlantik Konseyi gibi düşünce kuruluşlarının da belirttiği üzere, ABD tarafı hiçbir zaman antlaşmayla bağlayıcı bir “demokratik teknoloji ittifakı” kurmaya istekli olmamıştır. TTC nihayetinde gevşek bir politika diyaloğu düzeyinde kalmıştır.
İkincisi, “Önce Amerika”nın örtük biçimde sürdürülmesidir. Enflasyonu Düşürme Yasası’ndaki (IRA) devasa sübvansiyonlar ve yerli içerik şartları, Macron’un “Batı kampının bölünmesi” yönündeki sert uyarılarını tetiklemiş; Avrupa sanayi çevreleri bunu hatta “Avrupa sanayisinin öldürülmesi” olarak nitelemiştir. Bu durum, “müttefiklik” döneminde bile ABD’nin temel ekonomik çıkarlar konusunda Avrupa’ya taviz vermeye istekli olmadığını göstermektedir. Bu tür bir “sahte iyileşme”, ABD içindeki izolasyonculuk dalgasının baskısına karşı koyamamış ve 2025’teki tam kopuşun zeminini hazırlamıştır.
- 2025 Ayrışmasının Patlak Vermesi ve Kaçınılmazlığı
Trump 2.0 yönetimi tarafından yayımlanan 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu yalnızca ani bir politika değişikliği değil, aynı zamanda önceki dönemde biriken çelişkilerin bir “nihai tasfiyesi”dir. Bu rapor, ABD–Avrupa ilişkilerinin çıkar çatışmalarına dayalı taktik ayrılıklardan, jeopolitik ve medeniyet algısı düzeyinde yapısal bir kopuşa yükseldiğini göstermektedir.
(1) Ayrışmanın Açık Patlak Vermesi: Dört Boyutta Derin Kopuşlar
Stratejik “Kayıtsızlık ve Geri Çekilme”:
Birçok medya kuruluşu, 30 sayfayı aşan bu raporda Avrupa’ya yalnızca iki buçuk sayfa ayrıldığını dikkatle tespit etmiştir. ABD Belfer Bilim ve Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacısı Leonardo Hutter açıkça şunu ifade etmiştir: bu durum, ABD’nin artık Avrupa’yı temel çıkarlarının bir parçası olarak görmediği anlamına gelmektedir; “Avrupa, ABD için giderek daha önemsiz hâle gelmiştir.” Raporda Batı Yarımküresi’nin öncelikli bölge olarak belirlenmesi açıkça ortaya konmakta, Latin Amerika’daki dış güçlerin etkisini temizlemeyi amaçlamakta ve ABD’nin “küreselcilik”ten “yarımkürecilik”e doğru somut bir geri çekilişini işaret etmektedir. ABD, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’daki kalıcı askerî varlığını büyük ölçüde azaltacağını ilan etmiştir. Raporda, “ayrım gözetmeyen küresel müdahalelerin ABD gücünü içini boşalttığı” belirtilmekte ve ABD’nin “dünya polisi” rolünü sürdürmeyi reddetmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Güvenlikte “Temelden Oymak”:
NATO meselesinde 2025 raporu, ittifakın niteliğini kökten değiştiren bir “temelden oyma” stratejisi benimsemektedir. Rapor yalnızca Avrupa’nın maliyetleri paylaşmasını değil, aynı zamanda savunma sorumluluğunu devralmasını da talep etmektedir. Raporda, Haziran 2025’te Lahey Zirvesi’nde varılan çarpıcı mutabakat yeniden teyit edilmektedir: NATO üyesi ülkeler, 2035’e kadar savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine çıkarmayı taahhüt etmiştir. Bu hedef, “%3,5 çekirdek savunma + %1,5 sivil savunma altyapısı” şeklinde çift hatlı bir yapı benimseyerek kısa vadeli mali baskıyı hafifletse de, müttefiklerin kendi güvenliklerinin bedelini tamamen kendilerinin ödemesi gerektiği yönündeki yüksek baskılı durumu sürdürmektedir. Bu kadar yüksek bir eşiğin belirlenmesindeki stratejik niyet, Avrupa’nın gerçekten bu hedefe ulaşmasını beklemek değil, müttefikleri “kalıcı temerrüt” durumunda bırakmaktır. Bu da ABD’ye, “işlemsel gerçekçilik” ilkesi doğrultusunda, Beşinci Madde’yi her an ayarlama, küçültme hatta uygulamayı reddetme konusunda “meşru” bir bahane sağlamakta; fiilen NATO’nun kolektif savunma taahhüdünü koşullu ve içi boş hâle getirmektedir.
Ayrıca rapor, Ukrayna’ya yönelik tüm askerî yardımların askıya alındığını ilan etmekte ve “Rusya ile stratejik istikrarı yeniden inşa etmeyi” amaçlayan tek taraflı bir barış planı önermektedir. Bu plan, Ukrayna’nın askerî kapasitesinin sınırlandırılmasını ve NATO’ya katılımının yasaklanmasını içermekte; yaygın biçimde Ukrayna’nın egemenliğini feda ettiği ve Avrupa’nın güvenlik gündemini ikincil konuma ittiği şeklinde değerlendirilmektedir. Yılın başında Başkan Yardımcısı Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’ya yönelik sert eleştirilerinden, ABD’nin Ukrayna meselesinde Avrupa’yı devre dışı bırakan “tepeden diplomasi”sine kadar uzanan tüm bu gelişmeler, ABD’nin artık Avrupa’yı eşit ve istişare edilmesi gereken bir ortak olarak değil, keyfî biçimde kullanılabilecek stratejik bir piyon olarak gördüğünü göstermektedir.
Ekonomide “Düşman Olarak Tanımlama”:
Ekonomi ve ticaret alanında 2025 raporu, Avrupa Birliği’ni başlıca bir rakip olarak görmekte, hatta bazı ifadelerde onu jeopolitik rakiplerden bile daha “sömürücü” olarak ima etmektedir. Raporda “ekonomik güvenlik” mutlak öncelik konumuna yerleştirilmekte ve AB’nin karbon sınır vergisi (CBAM) ile dijital hizmetler vergisine karşılık olarak AB mallarına cezalandırıcı “karşılıklılık tarifeleri” uygulanması planlanmaktadır. Raporda hatta son derece çatışmacı bir ifade olan “Kurtuluş Günü tarifeleri” terimi kullanılmakta, ABD’nin Avrupa’nın ticari sömürüsünden “kurtulması” gerektiği ima edilmektedir. Yüksek teknoloji alanında ABD, yapay zekâ ve kuantum hesaplama alanlarındaki üstün konumunu kullanarak, uzun kol yargı yetkisi ve standart tekelleşmesi yoluyla Avrupa şirketlerini teknoloji ekosisteminde ABD’ye bağımlı hâle getirmektedir. “Bana bağımlı olmalısın, ama ben seni sömürürüm” mantığı, TTC mekanizmasını fiilen işlevsiz kılmakta ve onu ABD’nin baskı aracı hâline dönüştürmektedir.
İdeolojik “Medeniyet Savunması”:
2025 versiyonu raporun en sarsıcı ve en yıkıcı bölümü, ABD’nin alışılmış “demokrasi ihracı” yaklaşımını terk ederek izolasyoncu bir “medeniyet savunması”na yönelmesi ve Avrupa’nın ana akım siyasal değerlerine doğrudan saldırı başlatmasıdır. Raporda “medeniyetin aşınması” tezi ortaya atılmakta; açık göç politikaları, çokkültürlülük ve ifade özgürlüğünün “bastırılması” (AB’nin sosyal medya düzenlemelerine atıfla) nedeniyle Avrupa’nın “medeniyetin yok olması” ve “yer değiştirme” riskiyle karşı karşıya olduğu ileri sürülmektedir. Bu durum, ABD’nin resmî ideolojisi ile Avrupa’nın liberal ana akımı arasındaki kopuşu simgelemektedir.
Daha da ileri gidilerek raporda, ABD’nin Avrupa içindeki “vatansever” partileri (yani sağcı popülist güçleri) destekleyeceği açıkça ifade edilmekte; bunun, “Avrupa’nın mevcut rotasını düzeltmek” ve çokkültürlülüğün Batı medeniyetinin temellerini aşındırmasına karşı koymak amacıyla yapılacağı belirtilmektedir. Bu, ABD’nin Avrupa bütünleşmesinin destekçisi olmaktan çıkıp Avrupa bölünmesinin kışkırtıcısı hâline geldiği anlamına gelmektedir. İsveç’in eski başbakanı Carl Bildt keskin bir şekilde, bunun fiilen ABD’yi “Avrupa aşırı sağının sağı” konumuna yerleştirdiğini belirtmiştir. Dış İlişkiler Konseyi araştırmacısı Liana Fix ise, ABD–Avrupa ilişkilerinin “medeniyet” perspektifinden ele alınmasının, “liberal değerlere dayalı transatlantik ittifak ilişkilerinin sonunu” simgelediğini savunmaktadır.
(2) Ayrışmanın Kaçınılmazlığının Kanıtı: Üç Yapısal Kök Neden
2017’deki “işlem”den, 2022’deki “ittifak”a ve ardından 2025’teki “ayrışma”ya uzanan süreçte, ABD ulusal güvenlik stratejisinde transatlantik ilişkilerin konumlandırılmasının evrimi, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. Bu evrim tesadüfî değildir; üç temel yapısal etkenin ortak sonucudur:
Birincisi, güçteki kopuştur. ABD artık küresel hegemonya sistemini ve kendi halkının yaşam standartlarını aynı anda sürdürebilecek durumda değildir; stratejik geri çekilme yapmak zorundadır. “Engelleme stratejisi” düşüncesi ana akım hâline gelmiş, kaynakların Hint-Pasifik’e yoğunlaştırılması ve Avrupa’nın terk edilmesi öngörülmüştür.
İkincisi, tehdit algısındaki kopuştur. ABD, Çin’i varoluşsal bir tehdit, Avrupa’yı ise bir araç hatta bir yük olarak görmektedir; Avrupa ise Rusya’yı varoluşsal bir tehdit, Çin’i ise sistemik bir rakip ama aynı zamanda zorunlu bir işbirliği ortağı olarak görmektedir. Bu jeopolitik çıkar uyumsuzluğu yapısaldır ve diplomatik söylemlerle giderilemez.
Üçüncüsü, değerlerdeki kopuştur. ABD’de sağcı popülizmin kurumsallaşmasıyla birlikte, demokrasi, insan hakları, iklim değişikliği ve çok taraflılık gibi temel değerler konusunda ABD ile Avrupa arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. “Ortak değerler” artık boş bir kabuk hâline gelmiş, onun yerini Batı’nın kendi içindeki “medeniyetler çatışması” söyleminin yansıması almıştır.
- Avrupa’nın “Kaçınılmaz Ayrışma”ya Pasif Uyumu
Eğer 2017’de Almanya Şansölyesi Merkel’in konuşması ABD–Avrupa ayrılığının bir “erken uyarısı” idiyse, 2025 versiyonu ABD “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu da bir “hüküm”dür. Avrupa, ABD’nin artık “ayrılmış” olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştır. 2025 raporunun yarattığı “şok” karşısında Avrupa’nın stratejik çevreleri, şaşkınlık ve inkârdan zorunlu eyleme geçiş sürecini yaşamıştır. ABD politikasının aşırılığa kayması, Avrupa’yı gerçek anlamda bağımsız bir jeopolitik kutup hâline gelmeye zorlamaktadır.
(1) Avrupa’nın Siyasal Tutumunun Sertleşmesini Teşvik Etmek
Avrupa Konseyi Başkanı Costa, 8 Aralık’ta yaptığı konuşmada açık bir mesaj vermiştir. ABD’nin Avrupa’nın iç siyasetine müdahale tehdidinde bulunmasının kabul edilemez olduğunu belirtmiş ve “müttefiklerin diğer müttefiklerin iç siyasal yaşamına müdahale tehdidinde bulunmayacağını” vurgulamıştır. Costa açıkça, ABD ile Avrupa arasındaki dünya görüşü farklarının büyüdüğünü, ABD’nin artık çok taraflılığa inanmadığını ve Avrupa’nın ABD’nin yeni stratejisine yanıt olarak “egemen özerkliği gerçekleştirmesi” gerektiğini ifade etmiştir. Avrupa Komisyonu’nun eski Başkanı Prodi de, AB henüz sistematik bir karşılık oluşturamamış olsa da, “daha kararlı bir duruş” sergileyecek politikalar geliştirilmesi çağrısında bulunmuştur. Ancak Avrupa’nın sesi birleşik değildir. ABD’nin Avrupa’daki sağcı güçlere verdiği destek, anında sonuç vermiş ve Avrupa içindeki parçalanmayı daha da derinleştirmiştir. Macaristan, İtalya gibi ülkelerdeki sağcı hükümetler, 2025 raporunun bazı bölümlerini memnuniyetle karşılamış ve bunu kendi göç karşıtı, AB merkezileşmesine karşı politikalarına verilen bir destek olarak görmüştür. Bu durum, AB içinde ABD ve Rusya politikaları konusunda bölünmelere yol açmış ve ABD’nin baskısına karşı tek sesli bir duruş geliştirilmesini zorlaştırmıştır.
(2) “Stratejik Özerklik” Sürecini Hızlandırma ve Taktiksel Dengeleme
2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun yayımlanması ve Trump yönetiminin bir dizi hamlesi, Avrupa’nın “stratejik özerklik” sürecini hızlandırma arzusunu daha da güçlendirmiştir. Bir yandan, savunma özerkliği hız kazanıyor. ABD’nin asker çekme tehdidi karşısında Almanya ve Polonya gibi ülkeler, ABD’nin bıraktığı konvansiyonel caydırıcılık boşluğunu doldurmaya çalışarak savunma bütçelerini büyük ölçüde artırmak zorunda kalmıştır; Almanya yeni bir savunma özel fonu kurmayı planlamakta, “çağ dönüşümü” slogan olmaktan çıkıp uygulamaya yönelmekte ve Fransa ile nükleer şemsiyenin Avrupalılaştırılması meselesini görüşmektedir; Birleşik Krallık da açıkça “NATO önce, ama yalnızca NATO değil” yaklaşımını ortaya koymuş ve Avrupa Birliği ile yeni bir stratejik ortaklık kurmayı hedeflemiştir; Avrupa’nın iki nükleer gücü olan Birleşik Krallık ve Fransa, savunma işbirliği konusundaki aciliyet duygusunu eşi görülmemiş biçimde artırmış, iki ülke “Lancaster House Antlaşmaları”nın yükseltilmiş bir sürümünü hızla ilerletmektedir. Kısacası Avrupa, savunma kapasitesini artırarak ve stratejik sanayilere yatırım yaparak “ABD olmadan da özerk hareket edebilme kapasitesini” güçlendirmektedir. Öte yandan, teknoloji ve ticarette “kırmızı çizgi” savunması. Bu yılın başından beri Avrupa Birliği, Dijital Hizmetler Yasası ve Dijital Piyasalar Yasası uyarınca ABD’li teknoloji şirketlerine karşı bir dizi yaptırım/uygulama eylemi yürütmüştür. Analistler bunun, ABD’nin gümrük tarifeleriyle müdahalesine AB’nin doğrudan yanıtı olduğunu ve dijital egemenlik alanında ABD’ye karşı “kırmızı çizgiler çekmeyi” amaçladığını düşünmektedir. Avrupa, daha fazla pazarlık kozu toplayarak ABD ile daha akıllıca oyun kurmayı öğrenmektedir. (Çeviri: harici)
*Prof. Wang Wanying – Çin Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü yardımcı araştırmacısı, Ningbo Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi öğretim görevlisi
*Prof. Ma Xiaolin – Çin Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü özel görevlendirilmiş araştırmacı, Bao Yugang Kürsü Profesörü, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi profesörü, Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü müdürü
NOT: Bu makale kaynağından aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. İfade edilen görüşler Hürseda Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.