Ehl-i Beyt kaynaklarına göre, Kur’ân-ı Kerim’de hayatın sürekliliği sadedinde yiyecek, içecek, elbise, mesken ve evlilik yoluyla çoğalma gibi sebeplerin zikredilmesi, yeryüzünün imamsız kalamayacağını gösteren birer delildir. Hayatın devamı için su ile imam arasında bir fark yoktur. Susuz ve yiyeceksiz bir hayatın olamayacağını nazara veren ayetler, yiyecek ve içecek konusuyla ilgili Allah’ın (c.c) emir ve nehiylerini bildirecek, insanlara rehberlik edecek bir imamın varlığını gerekli kılmaktadır.
Yaratılmışların devamlılığı, yiyecek, içecek, elbise, mesken, neslin çoğalmasıyla birlikte bu sebeplerle ilgili emir ve yasaklamalara bağlıdır. Kur’ân’da hayatın devamını sağlayan sebeplerden bahseden çok sayıda örnek vardır.
Mesela insan gıdasının nasıl sağlandığını gösteren örnekler: “Hele insan, yiyeceklerinin kaynağına bir baksın: Biz yağmuru gökten şırıl şırıl döktük. Sonra nebat bitsin diye, toprağı iyice yardık, Orada hububatlar, taneler, üzümler ve yoncalar, zeytinler ve hurmalar, ağaçları gür ve sık bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik.”[1]
“Hayvanları da O yaratmıştır; onlarda sizin için ısınma (kaynağı) ve başka yararlar vardır. Onlardan bazılarını da yersiniz."[2]
Elbise nimetine örnek: “Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.”[3]
Hayatın bekası için yiyecek ne kadar gerekli ise, hangi yiyeceklerin yenilip hangilerinin yenilemeyeceğinin bilinmesi de o kadar gereklidir. Kâinatta, bazı yiyecekler mahlukatın bozulmasına ve fesadına neden olabilmektedir. Giyim ve evlilik için de aynı durum geçerlidir. Bu yüzden hayat, insana sunulan imkânların doğru bir şekilde kullanılabilmesi için ilahî bir rehberlik olmadan, yalnızca yeme, içme, barınma ve evlilikle sürdürülemez. Hayatın devamı için gerekli olan sebeplerle, ilahî rahberlik arasındaki bağlantıyı kurmadığımızda Ehl-i Beyt kaynaklarındaki bazı açıklamalar tuhaf karşılanabilir.
Kummî’nin, "Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü’ne icabet edin. Bilin ki Allah, kişiyle kalbi arasına girer. Ve O’nun huzurunda toplanacaksınız."[4] ayetini şöyle tefsir ettiğini görürüz. “Bu, Ali bin Ebu Talib’in (a.s) velayetidir. Onu takip etmek ve velayetini kabul etmek, sizin işlerinizi en iyi şekilde toplar ve aranızda adaleti en kalıcı biçimde sağlar.” Ayette geçen “Biliniz ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer” ifadesini de şöyle açıklamıştır:
“Allah, mümin ile onu cehenneme götürecek günahı arasında engel olur; aynı şekilde kafir ile imanını tamamlayacak olan itaat arasında engel olur.”
Sadece lafız ve bağlama bakarak tefsir yapmaya çalışanlar İbrahim el-Kummî’nin bu yorumunu alakasız görüp kabul etmeyeceklerdir. Çünkü ne ayetin lafızları ne de bağlam, ilk bakışta böyle bir açıklamayı desteklemektedir. Oysa arka planını bildiğimizde, hayatın devamı için en az yeme içme kadar güvenilir, mucizelerle desteklenmiş bir rehberin de olması gerektiğini kabul ettiğimizde, bu tefsirin son derece uygun olduğunu göreceğiz.
Allah ve resulünün çağırdığı şeyler “insana hayat veren şeyler” olarak zikredilmiştir. Bu çağrıların, emir ve nehiylerden oluştuğu bilinen bir şeydir. Ayetin bağlamına bakıldığında, Resûlullah’ın (s.a.a) cihada daveti, hayat verecek şeye çağrının bir örneğidir.
Emir ve nehiylerin de hayatın bekası için gerekli olduğuna en açık delillerden bir diğeri, Kur’ân-ı Kerimde kısas emrine imtisal edilmesini emreden ayettir. “Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz.”[5] Kısas emrine uyulması hayat sebebi olarak sunulmuştur.
Bu ayetler, ümmet içerisinde onların işlerini düzenleyecek, onların faydasına olanı emredecek, zararına olanı nehyedecek, düşmanla cihat edecek, ganimetleri paylaşacak, maslahatlarını gösterecek bir imamın varlığını gerekli kılar. Mahlukatın bekası için onlara rehberlik etmek, en az ekmek su kadar şarttır. Aksi takdirde faydalı işlere rağbet ve zararlı işlerden rehbet düşecek, işler fesada uğrayacaktır. Çünkü hayatın devamlılığı için gerekli olan yeme, içme, giyinme, neslin devamı belirli kurallarla düzenlenmediği takdirde fesada sebep olur.
İlk insan olan Adem’in (a.s) hayatta kalması ve zürriyetinin devamı ancak ilahî yönlendirmelerle mümkün olmuştur. Bu yüzden de ilk emir ve yasaklara ilk insan muhatap olmuştur. “Ve dedik ki: “Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.”[6] Böylece onların fayda ve bekasına uygun olanla zararlarına olan gösterilmiştir. Kıyamete kadar da zürriyeti içinde farklı emir ve nehiylerle düzenlemeler yapılmaya devam etmiştir. İnsanların doğru yöne sevk edilebilmesi için, Allah tarafından nasla tayin edilmiş ve mucizelerle desteklenmiş bir önderin varlığı gereklidir.[7]
Şia’nın masum imam inancında ısrar etmesinin en önemli nedenlerinden biri, insanların kıyamete kadar vahiyden kopmamaları gerektiğine olan inançlarıdır. Peygamber Efendimizin (s.a.a) vefatından sonra insanların vahiyle bağlarını tamamen kesip, yalnızca kendi akıllarına dayanarak hareket etmelerini yeterli görmemektedirler.
Ortaya çıkan ihtilafların çözümünde ihtiyatı tercih edip bütün görüşlerin ortak noktasını almak bazen sorunlarımızı çözebilir. Mesela abdestte niyet konusundaki ihtilaf, Fatihada besmelenin okunması vb. konularda ihtiyat yolunu tutabiliriz. Ancak bazı konularda “ihtilaftan kaçınmak için ihtiyat” ilkesi insanın gücünü aşmaktadır. Mecburen görüşlerden birinin seçilmesi zorunlu hale gelmektedir. Aksi takdirde ortaya çözümsüzlük çıkar. Ne kadar ictihad edilse ve akıl kullanılırsa da ortaya çıkan ihtilaflarda hangi görüşün doğru olduğunu tespit edebilmek için, sağlam ve güvenilir bir ölçüt gereklidir. Bazen insanlar, Allah’ın sıfatları, kader meselesi, insanın sorumluluğu gibi hayatî meselelerde birbirini nakzeden iki görüş arasında tercih yapmak durumunda kalıyor. Böyle durumlarda bir mihenk taşı olmadan işin içinden çıkılabilir mi? Nasla tayin edilmiş, güvenilir biri olmadan hangi cesaretle kime uyulabilir. (Veysel Çelik - Hürseda)
[1] Abese, 80/25-31.
[2] Nahl, 16/5-6.
[3] A’raf, 7/26.
[4] Enfâl, 8/24.
[5] Bakara, 2/179.
[6] Bakara, 2/35.
[7] Seyyid Murtedâ Alemu’l Huda, Risaletu’l Muhkem ve’l Müteşabih (Tefsiru’n-Nu’manî), s. 39-41.