Musa’nın (a.s) henüz kundaktayken Nil’in sularına emanet edilmesiyle, Firavun’un despotluğunu bitirecek ilahî plan sessizce devreye girmiştir. “O esnada Musa'nın anasına “Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, (boğulacağından) korkma, (firakından) kederlenme. Çünkü biz onu yine sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri de yapacağız” diye vahyettik.”[1]
Bu ayette iki korkudan bahsedilmektedir. Birincisi Musa’nın (a.s) casuslar tarafından yakalanıp öldürülmesi korkusudur. İkincisi, Musa’nın (a.s) Nil’in sularında boğulma ihtimalinin yanında, Firavun’un casuslarının eline düşme endişesi ve bir çocuğun savunmasız küçüklük yıllarında maruz kalabileceği sayısız tehditlerdi.[2] Nice insanı yok eden ateş, nasıl ki İbrahim (a.s) için selamete dönüşmüşse, İsrailoğullarının masum evlatlarını yutan Nil, bu defa Musa’ya (a.s) can simidi olmuştu.
Musa’nın (a.s) annesine vahyin nasıl gerçekleştiği konusunda farklı açıklamalar yapılmıştır: Bu vahyin ilham yoluyla, rüya aracılığıyla, o dönemdeki bir peygamber vasıtasıyla ya da doğrudan Allah tarafından gerçekleşmiş olabileceği söylenmiştir. Ancak sonuç olarak şu nettir: Bu kadın, kendisine ulaşan ilahî mesaja tam bir teslimiyetle karşılık vermiş, Allah’a güvenmiş ve kendisine emredileni tereddütsüz bir şekilde yerine getirmiştir.
Musa’nın (a.s) kurtuluşunda üç kadının rolüne geçmeden önce, Musa (a.s) kıssasının yukarıdaki ayette anlatılan bölümü konusunda ortaya atılan bir şüpheye cevap vermek istiyorum. Şüphenin özü, Akadlı Sargon (veya Sercon) ile Musa’nın (a.s) bebeklik dönemlerinde anneleri tarafından bir nehre bırakılmaları ve ardından dönemin kralının sarayına ulaşmalarıdır. Yani nehirden geçerek saraya uzanma noktasında kaderleri kesiştiği için bir uyarlama olduğu iddia edilmektedir. İddiaya göre Sercon önce yaşadığı için onun hayatındaki olağanüstü durumlar Musa’ya (a.s) aktarılmıştır.
Dikkatli incelendiğinde sadece yüzeysel bir benzerliğin olduğu, amaç, yöntem ve sonuç bakımından ciddi farkların olduğu görülecektir.
Akadlı Sercon, nehre bırakıldıktan sonra bir bahçıvan tarafından bulunarak saraya alınmıştır. Zamanla güçlenerek eski hükümdarla savaşmış ve onu mağlup ederek tahtına geçmiştir.
Oysa Musa’nın (a.s) kıssasında savaş, iktidar arzusu, tahta geçme, zorla hükmetme gibi şeyler yoktur. O, Firavun’un sarayında büyümesine rağmen sarayın sefahatinden uzak durmuş, sürekli mazlumlarla birlikte olmuş birisidir. Daha sonra peygamberlik görevini alınca insanları Allah’a kulluğa davet etmiş, Firavun’a karşı silah kullanmamış, sadece zulmün sona ermesini, İsrailoğullarının serbest bırakılmasını istemiştir. Firavun’un helaki de doğrudan Musa’nın eliyle değil, Allah’ın kudretiyle suda boğularak gerçekleşmiştir.
Ayrıca Akadlı Sargon’un (Sercon) suya bırakılma sebebi, Musa’nın (a.s) bırakılma sebebinden tamamen farklıdır. Firavun, İsrâiloğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü için Musa (a.s), annesi tarafından Nil Nehri’ne bırakılmıştır. Oysa Sargon’un suya bırakılmasında çocuk katliamına dair bir tehdit söz konusu değildi. Annesi, çocuğunu gizlice doğurur ve onu bir sepete koyarak nehre bırakır. Bu durum, bireysel veya toplumsal bir zorunluluktan kaynaklanmış olup doğrudan siyasi baskıdan kaynaklanmamıştır.
Dolayısıyla sadece suya bırakılma ve saraya ulaşma gibi yüzeysel bir benzerlikten yola çıkarak, Tevrat ve Kur’an’da anlatılan Musa kıssasının, aslında Akad mitolojisinden esinlenilerek oluşturulmuş bir temsil olduğunu iddia etmek, mesnetsiz bir yaklaşımdır.
Akadlı Sercon’un, Musa’dan (a.s) daha önce yaşadığı inkâr edilemez. Ancak burada dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir nokta vardır: Sercon hakkındaki metinler, onun yaşadığı iddia edilen dönemden çok sonra kaleme alınmıştır. Haliyle şöyle bir soru sorabiliriz. Acaba Sercon’un olağanüstü kurtuluş hikâyesi yoktu da Musa’nın (a.s) kıssasından esinlenerek mitolojik bir şekilde uyarlama yapılmış olamaz mı? Çünkü bir olayın yaşanması ile kayda geçirilmesini ayırmak gerekir. Zira, gerçeklerin kayda geçirilirken çarpıtılmış olması muhtemeldir.
Eğer sadece bu kadarcık bir benzerlikten dolayı anlatıların birbirinden türediğini öne sürersek, tarihin anlamı kalmaz. Çünkü tarih boyunca benzer olayların tekrar tekrar yaşandığı bilinmektedir. Tarihin tekerrür ettiği kabul edildiği gibi her tekrarın, kendi bağlamında gerçekleştiği de kabul edilmelidir. Örneğin, çocuğunu kurban etme hadisesi yalnızca Hz. İbrahim’e (a.s) özgü değildir; farklı dönemlerde benzer olaylara rastlanılmıştır. Yakın dönemde yaşanan Koronavirüs gibi küresel salgınlar, geçmişte de veba ve benzeri hastalıklar şeklinde yaşanmış, benzer etkilere sebep olmuştur. Yıllar sonra, tarih yazarları bunları aynı olay olarak mı değerlendirecektir?
Tarihteki benzerlikleri, olayların özünü reddetmeye sebep kılmayı reddettiğimiz gibi Kur’ân kıssalarını çağdaş gelişmelere uyarlamak için aslına aykırı yorumlamayı da reddediyoruz.
Örneğin Muhammed Abduh, Batı'da yükselen bilimsel gelişmelerin etkisiyle Fil suresindeki mucizevî anlatımı doğal sebeplerle açıklamaya çalışmıştır. Ona göre, Fil ordusu kuşlar tarafından taşlanarak değil, salgın bir hastalık (virüs) yoluyla helâk olmuştur. Ancak bu yorum ne Kur’an’ın açık ifadeleriyle ne de tarihî verilerle desteklenebilir.
Fil Suresi’nin son ayetinde geçen “onları yenik ekin yaprağı gibi kıldı” ifadesi, Ebrehe ordusunun âni ve etkili bir biçimde paramparça edildiğini gösterir. Oysa virüsler, bir orduyu aynı anda, aynı şekilde yok etmedikleri gibi, iyi-kötü, mümin-kâfir ayrımı da yapmadan yayılırlar.
Buna rağmen Fil suresinde, virüs iddiasında diretilirse o zaman neden sadece Ebrehe ordusunu hedef aldıklarını sormak zorunda kalacağız. Eğer virüsler sadece belirli şahısları hedef alıyorlarsa bu olay yine de doğal sebeplerle değil, ilahi bir mucizeyle açıklanmalıdır.
Kur’ân’ı Kerimde Musa’nın (a.s) kurtuluşunda iki kadının asıl rol aldığı ve bir üçüncüsünün de bunlara aracılık yaptığına dikkat çekilmiştir. Bu üç kadın; Musa’nın (a.s) annesi, Firavun’un karısı ve Musa’nın (a.s) kız kardeşidir.
Her tarafta hamile kadınların başına casusların yerleştirildiği, Firavun’un vahşi kararının acımasızca uygulandığı bir ortamda, Musa’nın (a.s) kurtuluşunda sadece üç kadına yer verilmesi ve bir tane de olsa erkeğe yer verilmemesi son derece manidardır. Özellikle de Mekke döneminde ve kızların mirastan mahrum bırakıldığı, diri diri gömüldüğü bir ortamda nazara verilmesinin arkasında oldukça önemli dersler vardır.
Görev ne kadar tehlikeli olsa da kadın bunu yerine getirmeye kadirdir.
Kadınlara toplumsal hayatta geniş bir alanın açılmasının gerekliliğine vurgu vardır. Üstelik çoğunlukla Mekkî ayetlerde bunlara yer verildiğini de düşündüğümüzde daha da anlamlı hale gelmektedir. Kadının görevi sadece yemek yapmak, ev işleriyle uğraşmak, çocukları büyütmek olmadığı açıkça anlaşılır.
Çünkü bahsi geçen üç kadının üstlendikleri görev oldukça riskliydi. Başına milyarlarca dolar ödül konulan bir suçluyu korumaktan farklı değildi (!) Mesela Musa’nın (a.s) kız kardeşi (Meryem) gizliden Musa’nın (a.s) içine bırakıldığı tabutu izlemiş, akıllıca bir yöntem uygulayarak kardeşinin tekrar annesine dönmesine vesile olmuştur.
Tevrat’ın Mısır’dan Çıkış bölümünde Firavunun karısına herhangi bir fazilet verilmemiştir. Onun yerine bu yüksek fazilet Firavun’un kızına verilmektedir. Ayrıca en büyük fazileti, İsrailoğullarından doğum yapan kadınları takiple görevlendirilen iman etmiş iki kabileye vermiştir.
Kur’ân’ı Kerim ise bu kadını iman abidesi olarak, müminlere örnek göstermiştir. “Allah, iman edenlere Firavun’un karısını örnek gösterdi. Hani o şöyle demişti: Rabbim! Katında bana cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun kötü işlerinden kurtar. Ve beni zalimler topluluğundan da kurtar!”[3]
Firavun’un karısı (Asiye bint Müzahim), kadınların çoğunun aklını başından alan dünyanın şatafatını, first lady olma fırsatını elinin tersiyle itmiştir. Firavun’un zulmünden açıkça teberri etmiştir.
Musa’nın (a.s) annesi (yaygın olarak geçen ismi Yukabid) gerçek bir tevekkül abidesi kadındır. Alemlerin rabbine güveni o kadar kuvvetlidir ki anne şefkatini bir kenara bırakarak gözünü kırpmadan çocuğunu suyun dalgalarına teslim edebilmiştir.
Allame Tabâtabâî, “Musa’nın annesinin kalbi bomboş kaldı.”[4] Kalbin boş olmasını aklının başından geçmesi, şiddetli sarsıntı geçirmesi yönündeki açıklamaları bu yüce şahsiyete uygun görmemiş olacak ki, şöyle açıklamıştır: Musa’nın annesinin kalbinin “boş” olması, korku ve üzüntüden arınmış, Allah’a güven içinde olması demektir. Böylelikle kalbinde onu telaşa düşürecek karmaşık düşünceler oluşmaz. Sonuç olarak Musa’nın annesinin kalbi, kendisine gelen vahiy sebebiyle korkudan ve üzüntüden arındı. Bu olmasaydı, neredeyse oğlunun durumunu açığa vuracaktı. Ancak Cenâbıhak onun kalbini sabit tuttuk ki, iman edenlerden olsun.”
Kur’ân’ı Kerim’de İmrân ailesinin dört ferdinden bahsedilmektedir. Bunlar; Harun (a.s), Musa (a.s), kız kardeşleri (Meryem) ve Musa’nın (a.s) annesi. Anne ve kız kardeşin isimleri zikredilmeden sadece eylemlerinden bahsedilmiştir. Kur’ân’da isimlerin anılmamasının hikmetlerinden birisi, yapılan eyleme odaklanılması istendiği içindir.
İslamı kadın problemiyle gündemde tutmak isteyenler, her fırsatta karşımıza kadın haklarını çıkaranların iddialarını, sadece Mekke döneminde kendilerinden bahsedilen kadınların toplumdaki rollerine bakarak boşa çıkarabiliriz. Mesela Fatıma’nın (a.s) peygamberimize (s.a.a) verilen en büyük nimetlerden olan Kevser olarak sunulması, Belkıs’ın akıllı tutumunun nazara verilmesi, Firavun’un karısının örnek verilmesi, Medyen’deki salih kişinin kızlarından bahsedilmesi… (Veysel Çelik - Hürseda)
[1] Kasas, 28/7.
[2] Bkz., Zemahşerî, el-Keşşâf, YEK Çevirisi, V, 12.
[3] Tahrim, 66/11.
[4] Kasas, 28/13.