İslam toplumlarında despot yöneticilerin ağır baskıları altında kalan cemaatler, örgütler, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partilerin önemli bir kesimi, iktidarı ele geçirince her şeyin düzeleceğine inandılar veya inandırıldılar. Toplumdaki yozlaşma, ahlaksızlık, maddi ve manevi bunalımları, iktidara gelir gelmez, bazı kanuni düzenlemelerle halledeceklerini sandılar. İktidarı zirve olarak belirleyip tamamen oraya odaklandıkları için, gayeye ulaşmak adına her yolu mübah görmekte bir beis görmediler. Ne acıdır ki hedeflerine ulaştıklarında ise sadece kendilerini taşımış, dava ve değer namına ne varsa her şeyi geride bırakmışlardı.

Elbette gücün cazibesine kapılmayan, zaman, mekân ve imkânların etkilemediği ender şahsiyet ve oluşumlar da vardır. Ne olursa olsun, her yerde ve her koşulda ilkelerine bağlı kalan, bu uğurda bütün zorlukları göze alan örnekler de az değildir. Mesela İran İslam inkılabının liderleri, Gandi, Aliya İzzetbegoviç gibileri daima ilkelerine bağlı kalmaya çalışanlardandırlar.

Olması gereken ve beklenen durum, açlıktan karnına taş bağlamış ve son derece tevazu içinde yaşamış bir peygamberin davasını savunanların isimlerinin, şu mottolarla gündeme gelmemesi gerekirdi.  “Harun gibi geldiler, Karun gibi gittiler”, “Önce mücahit, sonra müteahhit”, “Tevazudan lükse”, “Secdeden saltanata” gibi ifadeleri duymamamız gerekirdi.

Kur’ân’ı Kerime baktığımızda, hayatın sürekli iniş ve çıkışlardan ibaret olduğu belirtilir ve bu sürecin kesintisiz bir imtihan olduğuna dikkat çekilir. İmtihan sürecinin durması ve ara verilmesi diye bir şey söz konusu değildir. Fakirken de zenginken de, muhalefetteyken de iktidarda iken de imtihan devam eder. Kısacası her zaman ve her yerde insan bir sınavdadır.

Kur’ân-ı Kerîmde bu hakikat, mealen şöyle dile getirilir: “Rabbi, insanı denemek için ona değer verip, nimetlere gark edince o: “Rabbim bana ikram etti” der. Ama yine denemek için nasibini daraltınca O: “Rabbim beni zelil, perişan etti!” der.”[1]

İki ayette de tekrarlanan kelime “ibtila/sınanma” kelimesidir. Burada insanın eleştirilen yönü, zenginlik veya fakirliği bir imtihan aracı olarak görmeyip Rabbin katındaki değerinin bir ölçütü olarak kabul etmesidir. Bu anlayışın doğru kabul edilmesi halinde, yeryüzündeki bütün zenginlerin Allah’ın sevgili kulları olduğu, bütün fakirlerin de Allah’ın zelil kulları olduğu sonucu çıkardı. Tabii ki gerçek böyle değildir.

Bu yanlış bakış açısının bir sonucu, Kehf suresinde “bahçe sahibi” kıssasında karşımıza çıkar. Burada, dünyadaki zenginliğini bir üstünlük ölçütü olarak gören ve bu ayrıcalığın ahirette de geçerli olacağını düşünen bir kişi anlatılır. O şöyle der: “Zannetmem ki bu bağ bozulup yok olsun; kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Bununla beraber şayet Rabbimin huzuruna götürülecek olursam, o zaman elbette bundan daha iyi bir akıbet bulurum.”[2]

Mutaffifin suresinde ise dünya hayatında zenginliğin bir imtihan olduğunu unutup, şımarıkça fakir müminleri küçümseyen ve onlarla alay eden günahkârların tavırları şöyle anlatılır: “Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülüyorlardı. Müminler yanlarından geçtiğinde, birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı. Ailelerine dönerken zevk ve neşe içinde gülüşe gülüşe dönüyorlardı. Müminleri gördükleri vakit, “Hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir” diyorlardı. Halbuki onlar, müminlerin başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.[3]

İktidar bir fırsat olabilir ancak aynı zamanda ağır bir sınavdır. Mağduriyetler, yokluklar ve imkânsızlıklar da sınavın bir parçasıdır. Ancak bu tür sınavlar daha basit olabilir. Yukarıdaki ayetlerden anladığımız kadarıyla asıl mesele, hangi koşulda olursa olsun sınavı başarıyla geçmektir.

Müslüman biri, Kur’ân’da zikredilen olumsuz örneklerden dersler alarak tutarlı olmalıdır. Bir şeye sahip değilken tağut tağut diye ortalığı inletenlerin, sadece bir devlet memurluğuna geçmekle birdenbire tevil yoluyla tağut güzellemeleri yapmaları üzerinde düşünmeliyiz. Gençliğinde kapitalizmi yerden yere vuranların, bir mahalle bakkalına sahip olduktan sonra eski dava arkadaşlarına selamı kesmelerindeki çelişkiyi sorgulamalıyız. Dün “bir lokma bir hırka” diyenlerin, şimdi holdingler dahi gözlerini doyurmuyorsa burada da ciddi bir tutarsızlık ve savrulma olduğunu unutmamalıyız.

Bu tutarsızlıkların kaynağını yukarıdaki ayetler ışığında cevaplamak son derece basittir. Ancak doğru cevabın, halk arasında dolaşan bazı ifadelerde olmadığını öncelikle belirtmekte fayda vardır. “İstanbul adamı bozar”, “Avrupa adamı bozar” “Zenginlik görünce yürüyüşü değişti”…

Aslında zaman, mekân, zenginlik, fakirlik ve makam insanı bozmaz, bozamaz da. İnsanlar sadece bu şartlarda kendilerini gösterme fırsatı bulurlar. Zengin olunca tevazusu, fakir olunca sabrı, devlet olunca merhametini ortaya koyar. Tıpkı bir sanatçının maharetini göstermesi için sahnenin hazırlanması gibidir. Adeta Cenabıhak: “Ey kulum! Sahne hazır, şu ana kadar iktidarları yerden yere vuruyordun. Şimdi göster bakalım kendini. Bir de senin maharetini görelim.” der, gibi. Öyleyse, iktidar adamı bozmaz. İnsanların içlerinde var olan dünya sevgisi, zalimlik, hırs gibi hastalıklarını veya adalet, merhamet gibi güzel huylarını sergileme fırsatı sunar.

İktidarı ele geçirince yaşanan savrulmaların bir sebebi de hazırlıksız, beklenmedik bir anda ele geçirilmesi sonucu kaybetme korkusudur.

Birkaç yıl önce şöyle bir olay dinlemiştim. Belediye seçimlerinde bir ilçe adayına, dindâr olduğu ve yönetimde dini esas alacağını savunan birine şöyle bir soru sorulmuştu: “Belediye başkanı olduğunuzda sizden meyhane açmak için ruhsat isteyen birine ne diyeceksiniz?” Gülerek şöyle demiş: “Vazgeçirmeye çalışırız.” Yine sormuş: “Ya vazgeçmezse!” “O zaman iki sakallı göndeririz. İcabına bakarız” demiş. Lokal bir örnek olabilir. Ancak ele aldığımız konuyu önemli ölçüde resmediyor.

Özetle, kesinlikle karşılaşılacak, kaçınılması mümkün olmayan bir meseleye dair çözümü olmayan, hatta düşünüp kafa yorma gereği duymayan insanlar dünya düzenini beğenmiyor ve kurtuluş reçetesinin kendilerinde olduğunu iddia ediyor.

Hayatın gerçekleriyle yüzleşmek istemeyen, buna cesaret etmeyen bazı gruplar daha kolay bir yola baş vururlar. Dışarıdaki hayattan elemanlarını soyutlayıp, mağaralarına çekilmeyi tercih ederler. İçerideki gölgelerle oyalanıp dururlar. Yoksa tek tip kıyafet, aynı renk takke, aynı şekil saç sakal modelinde ısrar etmenin anlamı ne olabilir ki? Kendilerinin farklı oldukları fikrini yerleştirmekten başka bir amacı olabilir mi?

Gerçek hayatla bağını koparmak istemeyip çözümü iktidarda bulanlar ise yukarıdan aşağıya doğru düzenlemelerle sorunları halledeceklerini düşünürler. Fakat bunun kolay olmadığını hepimiz görüyoruz. Türkiye’deki iktidarın şu anda yasal olarak faiz sistemini veya kısas hükmünü yasalaştırmasının önünde herhangi bir siyasi veya askeri engel yoktur. Buna rağmen yapmıyorlar veya yaptıkları takdirde hiçbir fayda getirmeyeceğini biliyorlar.

Suriye’de Muhammed eş-Şara’nın iktidara gelince neden ilk önce elbisesini değiştirdiğini sorgulamamız gerekir. Üstelik sadece kendisiyle yetinmeyip eşinin de kıyafetini değiştirmesini. Neden modern bir aile olduğunu göstermek için yoğun bir çaba içine girdiğini. Cumhurbaşkanı olmadan önce eğer eşi aynı elbiselerle görünmüş olsaydı, muhtemelen mürtet ilan edilip yakın arkadaşları tarafından öldürülecekti.

Çünkü böyle çelişkili tutum sergilemekten başka çaresi yoktur. Mevcut pozisyonunu korumak için birilerini memnun etmesi gerekir. Uysal ve uyumlu olduğunu ispatlamak zorundadır. Sorunlarına çözüm bekledikleri halde beklentileri karşılanmayan halkıyla kavga etmekten başka seçeneği yoktur. Önce Aleviler, sonra Dürziler, Hristiyanlar, Kürtler… bu kavgaların bitmesi mümkün değildir.

Devlet idare etmek için yeterli eleman ve fikrî tecrübeye sahip olmadıkları için orada bir düzen kuramazlar. Hele hele dine dayalı, insanların sorunlarını çözecek bir sistemi oturtamazlar. Yapabilecekleri tek şey, bir kapıdan diğerine geçmek için gömlek değiştirerek ehlileştiklerini, yabanî hayattan vazgeçtiklerini ispatlamaya çalışmak olacaktır.

İran İslam inkılabının kadim bir devlet geleneğine sahip olduğunu söylerken anlatmak istediğimizin, basit bir kıyaslamayla anlaşılacağını sanıyorum. İran’da devrim olduğundan beri bir arayış, birilerine kendini beğendirme çabası olmadı. Şimdi ne yapacağız diye bir şaşkınlık hali de yaşanmadı. Çünkü hem eleman hem de felsefî ve dinî alt yapıları hazırdı.

Diğer önemli bir sebep, yabanî ve vahşi bir geçmişi olanlar ancak kendilerinin ehlileştiğini ispatlamakla uğraşırlar. Ehlibeyt mektebine mensup olanlar da zaman zaman dağ oyuklarında yaşamak zorunda kaldılar, mağaralara çekilmeye mecbur edildiler. Günümüzde olduğu gibi yer altına çekilme gereği duydukları da oldu. Fakat kesinlikle medenilikten bir taviz vermediler. En zor zamanlarında da mutlaka insanlığa yeni bir değer katmaya devam ettiler.

Ayrıca iktidara gelip ne yapacağını bilememe, sonradan görmelerin bir özelliğidir. Varlık içinde yaşamış ya da kendini gerçekleştirmiş kişileri zenginlik, fakirlik, idarecilik gibi vasıflar etkilemez. İstikrarlı bir yaşam sürerler. (Veysel Çelik - Hürseda) 


[1] Fecr, 89/15-16.

[2] Kehf, 18/35.

[3] Mutaffifin, 83/29-33.