Direniş ekseni ABD ve taraftarlarının uykularını kaçıran ve kontrol edemedikleri Ortadoğudaki tek güç haline gelmiştir. En büyük tehlike olarak görüldüğü için, diğer muhalifleriyle ihtilaflarını bir kenara bırakıp birlik ve beraberlik içinde hareket etmektedirler. Bu yüzden ideolojik olarak zıt kutuplarda yer alan, devlet, parti, örgüt ve cemaatleri aynı safta görebiliyoruz. Alışılmadık U dönüşlerine tanık olabiliyoruz. Suriye’de başına ödül konulan bir teröristin reklamının yapılması, PKK terör örgütü güzellemeleri yapılması vb. sadece birer örnek.
ABD ve müttefiklerinin, bu gelişmelerden elde ettikleri olumlu sonuçların heyecanıyla, Hizbullah’a da silah bırakma çağrısı yapmış olması ihtimaline binaen, konuyu fıkıhta hüküm kaynaklarından birisi olan kıyasla bağlantılı olarak değerlendirmek istiyorum. Kıyas konusunun askeri operasyonlarla ne alakasının olduğu sorulabilir. Bunun sebebi gayet açıktır. Çünkü İsrail ve destekçileri uzun soluklu sosyal analizler yaptırdıktan sonra harekete geçseler de Şia’nın beslendikleri kaynaklarını çoğu zaman basite alıyorlar. Araştırma gereği bile duymuyorlar. En son, eksik değerlendirmelerin İsrail’i nasıl şoke ettiğini İran’a saldırısında gördük. Saldırıdan önce rejim değişikliğine yönelik ne kadar plan yaptılarsa da büyük bir şaşkınlık yaşamaktan kurtulamadılar. Oysa kesin başarı gözüyle bakılan bir harekât başlatmışlardı.
Acaba neyi hesaplayamamışlardı? Hesaplamayı nasıl yaptılar ki istediklerine ulaşamadılar? En büyük hatayı şurada yaptılar. İran’daki her muhalif sesi kendi hanelerine yazdılar, emir erleri olarak değerlendirdiler. Basite aldıkları, alay konusu ettikleri, siyasetten, felsefeden, teknikten bir şey anlamaz, dedikleri mollaların nüfuzunu hiç hesaba katmadılar.
Eskiden beri gelen alışkanlıklarını devam ettirmişlerdi. Şia’nın usul, fıkıh, tefsir, kelam anlayışını araştırma gereği duymamanın sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kaldılar. Eğer sadece Şia’daki; “Başlangıçta bir mukallit, ölmüş bir müçtehidi taklit edemez” ilkesini dikkate alsaydılar, öyle aptalca hesplamalarla İran’a müdahale etmezlerdi.
Mesela kendileriyle birlikte hareket edeceklerini hesapladıkları muhalifler için, devirmek istedikleri “Mollaların” ne ifade ettiğini şöyle açıklayabiliriz. İran’daki muhaliflerin çoğu, müçtehit konumunda olmadıkları için mukallittirler. Dolayısıyla muhalif de olsa İranlı Müslümanların geneli, Şia fıkhına göre İmam Hamaney, Ayetullah Sistanî gibi bir müçtehidi taklit ederek dinini yaşamak zorundadır. Muhalif, reformcu, karşı devrimci… ne derseniz deyin. Bu durum hepsi için geçerlidir. Cumhurbaşkanı, bakan veya milletvekili de olsa Türkiye’deki aynı statüdeki insanlar için Ebu Hanife ne ise onlara göre İmam Hamaney veya diğer taklit mercileri aynıdır.
Şimdi bir karşılaştırma yaparak daha iyi anlamaya çalışalım. Farz edelim ki İsrail, CHP veya başka muhaliflerin desteğine güvenip Ebu Hanife’ye hakaret ede ede, sizi bu gericilerden kurtaracağım gerekçesiyle Türkiye’ye bir operasyon düzenlediğinde neyle karşılaşır? İlk önce güvendikleri insanlar onlara engel olmaz mı? İlk kurşunu destek beklediklerinden yemezler mi? İran’da da başka bir şey yaşanmadı.
Hizbullah’a silah bırakma çağrısında da basite alma, kolay lokma görme, mağrur ve üstten bakmalar tekrarlanmaktadır. Halbuki Hizbullah’ın tarihî geçmişini hesaba katmadan silah bırakma teklifiyle gitmek, sadece savaşa davetiyedir. Ne silah bıraktırabilirler ne de Lübnan halkına huzur getirebilirler. Herhangi bir sorunu da çözemezler.
Yaklaşık bin dört yüz yıldan fazla geçmişi olan Hizbullah hareketinin tarihinde, dayatma sonucu silah bırakmaya dair sadece bir tek örnek var mıdır? Elbette yoktur. Yeterince destekçileri olduğu halde, ortam ve şartların müsait olduğu zamanlarda, üstelik yoğun ısrarlara rağmen, silaha sarılmadıkları dönemlere dair çok örnekler vardır. Mesela İmam Cafer es-Sadık’ın (a.s) dönemi böyledir. Ancak silahı eline aldıktan sonra dayatmalarla bıraktıklarına dair bir tek örnek yoktur. Bundan sonra da olmayacaktır. Zaten gerçekleşmesi halinde İmamiye Şia’sının felsefesi çöker. İmam Hüseyin, Kerbela söylemleri havada kalır.
Hizbullah’a silah bırakma konusunda ısrarlı davranılması, yakın zamanda PKK ve DAEŞ örneklerine kıyaslama yapılmış olmasından da kaynaklanabilir.
Halbuki PKK’nın lider kadrolarıyla Hizbullah’ın liderleri asla kıyaslanamaz. PKK’nın lideri olan şahıs, yakalandığı ilk günden beri hep özür dilemiş, “Ben yanlış yaptım” diyerek suçunu itiraf etmiş, örgütü feshettiğinde de artık miadını doldurmuş bir çaba olduğunu açıkça belirtmiştir. Benzer şekilde Selahattin Demirtaş, Erdoğan’ı başkan yaptırmamak adına bölgeyi savaş alanına çevirmişken şimdi ise öve öve bitiremiyor.
Şüphesiz hatadan dönmek bir erdemdir. Ancak bunca tutarsızlıktan sonra hâlâ Kürtlere öncülük etmekte ısrarları ve böylelerinin peşine takılıp haklarını elde edeceklerine inananların durumu, gerçekten şaşkınlık verici. Şimdilik, doğru mu yanlış mı yaptıkları bizim konumuz değildir. Sadece bu dengesiz tutuma ve her günü bir öncekini tutmayan istikrarsızlıklarına dikkat çekmek istiyoruz.
Hizbullah’ın tarihinde böyle tutarsız bir tek örnek bulamazsınız. Mesela Suriye’de çok ciddi değişiklikler oldu, Hamas’a destek verdikleri için binlerce şehit verdiler. Bir defa da olsa; “biz yanlış yaptık, artık farklı bir yola başvurmamız gerekir” anlamında bir şeyler duyan oldu mu? Başka ifadeyle duyması mümkün mü?
Tutarlı hareket, ideolojik olarak sağlam temellere dayanmaktan kaynaklanır. Hizbullah’ın silahlı mücadeleye başvurmasının dinî ve siyasi gerekçeleri tartışılmaya açılmayacak kadar açık ve ikna edici olduğundan, dengesiz ve çelişkili tutumlarına rastlanılamaz. Dün silahı savunurken, bugün, “pardon” deyip başka bir çözüm arayışına girmeyecektir.
PKK’nın silah bırakmasına gelince zaten kırk yıl önce o silahların alınması yanlıştı. Dolayısıyla yaptıkları cinayetleri silebilecekse, ancak büyük günahlarından tövbe etmeye odaklanabilirler.
İsrail ve destekçileri kıyaslama yaparken mutlaka ilahiyatçı akıl hocalarına da danıştıkları için, Hizbullah’ın ait olduğu Şia’da, kıyasın bazı farklılıklar içerdiğini belirtmekte fayda vardır. Zira Hizbullah, Şia’nın usullerinden beslenmiştir.
Şia’da kıyasın kullanım alanı oldukça daraltılmıştır. Kaynağı zannî olan kıyas delilini kabul etmemelerine rağmen illeti nasla bildirilen kıyası kabul etmişlerdir. Müçtehidin çabasıyla ortaya koyduğu illete bir hüküm bina etmeyi reddetmişlerdir. Gerekçeleri ise şudur: Müctehidin illeti doğru tespit edip etmediğinden emin olamayız. Masumlar tarafından; “İçki haramdır. Her sarhoşluk veren şey de haramdır.” örneğinde olduğu gibi, illeti belirtilmişse delil olarak kabul edilir. İçkinin haram kılınmasına kıyasla, hükmü açıkça belirtilmeyen esrar, eroin gibi uyuşturucu maddelerin de haram olduğuna hükmedilir.
Evleviyet kıyasını da kabul etmişlerdir. Kur’ân, anne babaya “öff” bile demeyi yasakladığına göre, hakaret etme, dövme hakkında bir şey söylemese de bunlar kesinlikle yasaktır.
Şia, aklın kesin doğru olduğuna hükmettiği konuları da kabul eder. Çünkü akıl, batınî bir hüccettir.
Hanefîlerde kullanılan istihsan ve Malikîlerde başvurulan mesâlih-i mürsele gibi delilleri de reddetmişlerdir.
Çağdaş İslam düşünürlerinden Muhammed Âbid el-Câbirî, İslam tarihini eleştirel bir bakışla inceleyen önemli araştırmacılardan biridir. Câbirî’ye göre, fıkıh, kelam, nahiv ve belağat gibi İslami ilimlerin tamamında yöntem olarak kıyas kullanılmıştır. Bu durum, her yenilik için geçmişten bir örnek aramayı zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla, Müslümanlar yirminci yüzyılda yaşamış olsalar da zihinleri hep Emevî ve Abbasî dönemine takılı kalmıştır.
Eğer Şia’yı da Müslümanların bir parçası olarak kabul edeceksek -ki bunu kabul etmek zorundayız-, bu durumda söz konusu iddia tümüyle doğru değildir. Şia’nın, başlangıçta ölmüş müçtehidi taklit etmeyi yasaklaması, fıkhın geçmişe dönük değil, çağın ihtiyaçlarına göre dinamik bir şekilde işlediğinin önemli bir göstergesidir. Ne var ki Muhammed Âbid el-Câbirî, Şia’daki bu temel yaklaşım farklılığının gerek ilmî çevreler gerekse toplum üzerindeki etkileri üzerinde durmamıştır. Ayrıca kıyası da sınırlı kabul etmişlerdir.
Konumuzla alakalı olan kısma gelecek olursak Şia, sadece aralarındaki benzerliklerden dolayı iki şeye aynı hüküm vermek şeklindeki (şebeh kıyasını) kıyası kabul etmez. Öyleyse PKK, DAEŞ silahlıdırlar, Hizbullah da silahlıdır. Buna göre “PKK’yı nasıl ikna ettiysek Hizbullah’ı da ikna ederiz” şeklindeki bir kıyasın, öncelikle Hizbullah’ın literatüründe yerinin olmadığı bilinmelidir.
Kıyas-ı şebehi kabul etmeme esasına göre yetişmiş ve zihinleri bu usullerle kodlanmış olan Hizbullah, rotasını başka örgüt veya partilere bakarak belirlemez. Aslî kaynakları olan Ehl-i Beytin kararlı ve net tutumlarını esas alır. İmam Hüseyin’in (a.s) izzetli duruşundan dersler çıkarır. Bir kıyaslama yapacaksa, ancak onun yolundan gidenlerle yapar. Kendilerini ve Lübnan halkını temeli varsayımlara dayanan ve sonucu öngörülemeyen planların bir parçası hâline getirmezler.
Bu nedenle, sadece birkaç yüzeysel benzerlikten hareketle Hizbullah’ı başka yapılarla kıyaslayanlar sürprizlere hazırlıklı olmalı ve alışılmadık bir direnişin kendilerini beklediklerini göze almalıdırlar. (Veysel Çelik - Hürseda)