Peygamberlerin hayatlarında, kimseye mazeret bırakmayacak derecede örnek alınacak davranışlar (numûne-i imtisaller) mevcuttur. Âmir, memur, zengin, fakir, sağlıklı, hasta, güçlü, zayıf… yaşamın her alanında onlardan örnek alacak bir yön bulabilir. Peygamberlerin hayatları, zorluktan kolaylığa ya da kolaylıktan zorluğa geçilen dönemlerle ve bu değişimlere karşı sergiledikleri örnek davranışlarla doludur.

Örneğin Yusuf (a.s.), kölelik ve zindandan sonra Mısır’ın yöneticiliğine yükselirken, Musa (a.s.) sarayda bir prens gibi yetişmiş, ardından gurbette çölün sert ve acımasız şartlarında yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Hayatın değişen şartlarına rağmen onların ahlâkî duruşlarını korumaları, bizim için önemli dersler barındırmaktadır.

Bu nedenle, Musa’nın (a.s.) ahlâkî özelliklerinden birkaçını ele almaya çalışacağız.

  1. İhsan ve hikmet

İhsan derecesi Allah’ı (c.c) görüyormuşçasına bir hayat sürmektir. Musa (a.s), gençlik dönemini, yani insanın günahlara ve nefsin hevasına en çok meyilli olduğu dönemini Firavun’un sarayında geçirdi. Bu saray, zulmün, azgınlığın, taşkınlığın, şımarıklığın ve ahlaksızlığın sıradanlaştığı, aynı zamanda organize edildiği bir yerdi. Ancak Musa (a.s) bu çirkefliklerin cazibesine kapılmadan ihsan ve takva üzere bir hayat sürmeyi tercih etmişti.

Bu duruşunun bir sonucu olarak Allah (c.c), onu ilim ve hikmetle (hükümle) mükafatlandırdı. “Musa), güçlü çağına erip, olgunlaşınca biz ona hüküm ve ilim verdik. İşte güzel davrananları böyle mükafatlandırırız.”[1]

Musa’nın (a.s), sarayda sergilediği itaat ve ihsan üzere yaşantısının ilahî mükâfatı, kendisine ilim ve hüküm verilmesidir. Hükmün ne olduğuna dair farklı yorumlar yapılmışsa da Tabâtabâî’ye göre bu, insana dair her konuda derin bir anlayışa sahip olmasıdır. Musa (a.s) yaratılış (mebde’), ahiret (mead), ahlak ve dini kurallar (şeriat) konusunda doğru bir bakışa sahipti.

Musa’ya ne zamandan itibaren hikmet verildiği, bir defada mı yoksa zamanla gelişen olaylara binaen verilmiş olduğu araştırılabilir. Aksi takdirde Musa’nın (a.s) Kıptiyi öldürmesi olayını hüküm ve hikmetle bağdaştırmak sorun oluşturabilir. Şuarâ suresiyle birlikte değerlendirdiğimizde Musa’ya (a.s) hikmetin birden değil de yaşanan olayların ardından en doğrusunun gösterilmesi şeklinde verildiğini tercih edebiliriz.

Çünkü Kıptiyi öldürdüğü için kendisini suçlayan Firavun’a karşı Musa (a.s) kendisini şöyle savunmuştur: “Ben” dedi, “Sonunda ne olacağını bilmeksizin, şaşkın bir vaziyette o işi yapmıştım. Sizden korktuğum için de kaçmıştım. Ama Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni peygamberler arasına dahil etti.”[2]

Allame Tabâtabâî haklı olarak bu ayetin tefsirini yaparken, “sonunda ne olacağını bilmeksizin” ile “hükmü” karşılaştırarak şöyle bir sonuca ulaşmıştır. Bu ayetteki (Şuarâ 20. Ayet) “Dâllîn” kelimesinin anlamı hikmetin zıddı olan cehalettir. Yani bir fiilin doğru mu yanlış mı olduğuna dair isabetli karar verememektir. Birçok şekilde çözümü olan bir meseleye en uygun seçeneği tercih etmemektir.

Musa’nın (a.s) adamı nasıl öldürdüğünü anlatan ayet, “dâllîn” kelimesine bu anlamın verilmesini desteklemektedir. Musa’nın (a.s) Kıptiyi öldürmesine sebep olan müdahalesi Arapçadaki “vekeze” kelimesiyle ifade edilmiştir. “Vekeze” ise avucun içiyle itmek şeklindeki vurmayı anlatır. Adamın bu darbenin sertliğiyle mi yoksa düşüp bir şeye çarparak mı öldüğü detaylı açıklanmamıştır. Ancak her ne kadar öldürme kastıyla vurmamışsa da Musa (a.s) Kıptinin zulmüne farklı şekillerde de müdahale edebildiği için bu eyleminden pişmanlık duymuş olabilir. O pişmanlığını şöyle dile getirmiştir: “Bu, şeytanın işindendir. Çünkü o, apaçık saptırıcı bir düşmandır. Rabbim! Ben kendime zulmettim. Beni bağışla.”[3]

Hızır (a.s) ile karşılaşmasını da göz önünde bulundurursak, Musa’nın (a.s) hüküm ve hikmet konusunda özel bir eğitim aldığını dahi söyleyebiliriz. Kehf suresinde anlatılan buluşma kıssasında üç önemli olay gerçekleşmiş ve Musa (a.s) haksızlık gibi görünen eylemlere karşı çıkmıştır.

Hızır’ın (a.s) küçücük bir çocuğu öldürmesinde şu ders veriliyordu. Bir çocuğu ölümden kurtarmak güzeldir, ancak kurtarmanın farklı seçenekleri vardır. En iyisi de hem dünya ve ahiretini birlikte kurtarmak, bir de sadece onu değil en yakınlarını da birlikte kurtarmak gerekir.

Kendilerine yemek dahi vermeyecek kadar bozulmuş bir halkın duvarını tamir etmesiyle verilen ders, bir belde halkı çok kötü olabilir, ancak kötüleri cezalandırmak tek seçenek değildir. Oradaki yetimleri de gözetmek gerekir. Bu yüzden ücret almadan duvar tamir edilmiştir.

Hızır’ın gemiyi delmesinde ise, miskinlerin gemisini kurtarmanın farklı yolları olduğu gösterilmiştir. Bazen onu delmek suretiyle de kurtarılabilir. Nitekim öyle de yapılmıştır.

  1. Mürüvvet:

Sarayın ihtişam ve imkânları, Musa’nın (a.s) kalbindeki merhamet, adalet, tevazu gibi insanî hasletleri zerre kadar azaltmamış, tersine daha da güçlenmesine neden olmuştur.

Musa (a.s), halkın arasına karıştığı sırada, bir Kıptî’nin İsrailoğullarından birine zulmettiğine şahit olmuştu. O an dileseydi, elindeki otoriteyle zulmü durdurabilirdi. Fakat o, iktidarın soğuk yüzünü değil, kalbindeki adaleti harekete geçirmişti. Gücünü değil, insanlığını konuşturmuştu. Fakat olay istemeden bir ölüme yol açtı. Musa (a.s) derhal Rabbine yönelerek tövbe etmiş ve şöyle demişti: “Rabbim! Gerçekten kendime zulmettim. Beni bağışla!”[4] Burada Kur’ân’daki anlatımla Tevrat’taki anlatım arasındaki önemli bir farkı belirtmekte yarar vardır. Tevrat’a göre Musa’nın Kıptî’yi öldürmesi kasıtlı, Kur’ân’a göre öldürme kastı yoktur.

Musa (a.s) yaptığı bu insanî yardımın karşılığında nankörlük görmüştür. Yardım ettiği kişi onu ele vermiştir. Ertesi gün, aynı adam başka biri ile tartışırken Musa’nın yanına koşmuştu. Musa araya girmeye çalışınca, adam bu kez Musa’yı suçlamış ve ona şöyle demişti:

“Dün bir adamı öldürdüğün gibi, beni de mi öldüreceksin?”[5] Böylece Musa’nın durumu ifşa olmuş ve yardım ettiği kişi tarafından adeta ele verilmişti. Ama Musa (a.s.) bu nankörlüğe rağmen, zulme karşı durma iradesinden vazgeçmemiştir. Çünkü zulme karşı durmak onun için bir kulluk şuuruydu. Adaleti, adamına göre değişen bir çıkar terazisi değildi.

Peygamberimizin (s.a.a) “Hilfu’l Füdul” adlı erdemlilerin ittifakına katılması da mürüvvetin (insanlık ve erdem) bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Musa’nın mürüvveti, Medyen’e giderken kuyunun başında kendini tekrar göstermiştir. Kenarda bekleyen kızları görünce hemen yardıma koşmuş ve karşılığında herhangi bir ücret beklemeden yanlarından ayrılmıştır.

  1. Tevekkül

Musa (a.s) Firavun’un askerî ve siyasî gücünü en yakından bilen birisi olmasına rağmen hiçbir zaman onun gücüne güvenmemiştir. Allah’ı (c.c) unutmamış, en zorlu anlarında daima rabbine dayanmış, Ona çok sağlam bir şekilde tevekkül etmiştir. Bu konuda açık Kur’ân ayetleri vardır.

“Bunun üzerine Musa, korku içinde etrafı gözetleyerek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalimler topluluğundan kurtar!” dedi.”[6]

Medyen Kuyusunun başında şöyle dua etmişti. “Bunun üzerine Musa, onların hayvanlarını suladı. Sonra gölgeye çekilip, “Rabbim! Doğrusu, bana indireceğin en ufak bir hayra muhtacım” dedi.[7]

  1. Tevazu

Musa (a.s), ucb (kendini beğenme), gurur ve kibir gibi kalp hastalıklarına kapılmamıştı. Onun alçakgönüllülüğünü gösteren en önemli örneklerden biri, Medyen’de çobanlık yapmasının istenmesi üzerine bunu tereddütsüz kabul etmesidir. Oysa gücü yerinde, yetenekli biri olduğundan dolayı dilediği takdirde farklı bir iş arayabilirdi. Ancak o, hiçbir işi küçük görmeden görevi üstlenmişti.

Ayrıca Hızır (a.s.) ile yaptığı yolculuk sırasında sürekli soru sorduğu için özür dilemesi ve ondan ilim alabilmek için izin istemesi, Musa’nın (a.s) ilme olan saygısını ve tevazuunu gösteren diğer önemli örneklerdendir.

  1. Kuvvetli Delillerle tartışması

Firavun Musa’ya (a.s) şöyle başa kakıyordu: “Biz seni küçükken yanımızda büyütmedik mi? Ömründen yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sen o yaptığın işi de yapmıştın, sen nankörlerdensin!” Musa (a.s) önce mazeretini açıklamış ardından da Firavun’a susturucu cevabı vermiştir. “Ben o işi yaptığım zaman dalâlette (bilmeden) yapmıştım. Sonra sizden korktuğum için aranızdan kaçtım. Rabbim bana hüküm (hikmet) verdi ve beni peygamberlerden kıldı. Senin başıma kaktığın o nimet, İsrailoğullarını köleleştirmen yüzündendir.”[8]

Firavun onu gereksiz bir tartışmanın içine çekmeye çalışırken o, masayı devirerek planlarını alt üst etmiştir. Firavun’un tuzak sorusu Kur’ân’da mealen şöyle anlatılmıştır: “Öyleyse önceki nesillerin durumu nedir, ey Musa?” böylece etrafındaki insanlara, “bakın atalarınız hakkında neler söylüyor” diyerek onu dinlememelerini sağlayacaktı. Hamasî duyguları harekete geçirecekti. Ancak Musa (a.s) faydası olmayan bu tartışmaya girmedi. Ve şöyle dedi: “Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim ne yanılır ne de unutur.”[9]

  1. Güçlü ve Emin Oluşu

Medyen kuyusunun başında yardım ettiği kızlar, onun emin güvenli biri olduğunu çok kısa sürede anlamışlardı. Onun konuşmasından, yardım ettiği sıradaki tavırlarından anlamışlardı.

  1. Kararlı Bir Şahsiyete Sahip Olması

İsrailoğulları altından buzağı yapıp ona tapınca, Musa (a.s) geri döndüğünde kararlı ve tavizsiz bir duruş sergilemiştir. Buzağıyı un ufak ederek parçalamış ve denize atmıştır.
Buzağıyı parçalayıp herkesin altınını geri vereceğim, dememiştir. Putu tamamen yok ederek tevhid inancını savunmada, tavizsiz bir duruş sergilemiştir. (Veysel Çelik - Hürseda)


[1] Kasas, 28/14.

[2] Şuarâ, 26/20-21.

[3] Kasas 28/15-16.

[4] Kasas, 28/16.

[5] Kasas, 28/19

[6] Kasas, 28/21.

[7] Kasas, 28/24.

[8] Şuarâ, 26/18-22.

[9] Tâhâ, 20/51–52.