Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken,deve telal iken; MHP'nin merhum lideri Kurmay Albay Alparslan Türkeş meşhur bir kelam eyledi...
 
Şöyle buyurdu ''Komutan Hazretleri'';
 
''Kürtler ne kadar Kürt ise bende o kadar Kürdüm, Kürtler ne kadar Türk ise bende o kadar Türküm'' ...
 
Günler geceleri, yıldızlar güneşi kovaladı; Orhun Abidelerinde ism-i şerifleri kıvançla zikredilen ''Oğuz Boyu'' Kürtlerinden bazıları ''Men Türk Değilem'' diyer oldular!
 
Eh Kürtler de haksız sayılmazlardı hani;
 
Günün beş vakti ibadet niyetine kendilerine bir ninni okutuluyordu!
 
Biz kardeşiz, biriz, aynı milletteniz nağmelerini dinleyen Kürtlerin uykuları gelmiyor bir türlü mışıl mışıl uyuyamıyorlardı...
 
İçlerinden bazı çokbilmişler; ''yahu kardeş olmak illa ki iyi bir şey olacak değil; içinde hak olmayan kardeşliği ne yapalım'' diye mırıldanır oldular...
 
Ne yapsın garibanlar; tarih kalleş kardeşlik hikâyeleri ile doluydu...
 
Habil ve Kabil'de kardeşti; kahya ile köle de...
 
Fakir ile zengin de kardeşti; zenci ile beyaz da...
 
Kardeşliğin içi adalet-hoşgörü-muhabbet-sevgi-aşk, eşitlik-hukuk ve samimiyet ile doldurulmadıktan sonra ne anlamı olabilirdi ki!
 
Peki, adalet var mıydı?
 
Garb'ta polis yoldan geçerken yanlışlıkla bir vatandaşın ayağına bassa özür dilerdi; kahvehanelerde vatandaşlarla okey oynayan üniformalı memurlar düzineler ile mevcuttu; ya Şarkta; orada polisi gördüğünde korkudan yolunu değiştirenler vardı. Nasıl olmasın ki; Polis oralarda kar maskeli ev baskınları, sorgu odaları, işkence hücreleri ile hafızalara kazılmıştı!
 
Ya hukuk?
 
Bir tarafta aldığı konserve kutusu bozuk çıktığı için tüketici hakkını arayan vatandaşı ciddiye alan Garb adliyeleri; öte taraftaysa evlerinde mahkeme kurulanlar, mahkeme gününün gelmesi için hakkında hiçbir delil bulunmamasına rağmen aylarca, hatta yıllarca zindanlarda bekleyenler!
 
Ya eşitlik?
 
Zikri dahi birilerinin asabını bozmaya yetiyordu!
 
Ya hoşgörü?
 
Sarışın, mavi gözlü uzun boylu iyi giyimli bir ecnebiyi gördüklerinde eli ayağı birbirine karışanlar; şal u şapik'li bir Kürdü gördüklerinde ''kro'' deyip burun kıvırıyordular!
 
Ya muhabbet?
 
Bütün sene aralıksız çalışıp mesai üstüne mesai yapanlar bir tarafa yığdıkları tomar tomar paralarıyla soluğu ya Kuzey Afrika ve Körfez'in sıcak deniz sahillerinde ya da Avrupa'nın metropollerinde alıyorlardı; kimsenin aklına orada çok yakınlarda bir yerde olan ''Oğuz Boyu Kürtlerinin'' memleketlerine sıla-i rahim'de bulunmak gelmiyordu!
 
Ya sevgi?
 
Pakistan'da deprem olduğunda seferberlik anonsu yaptıranlar, hatta tsunasi sonrası Sri Lanka için gönüllü elçiliğe soyunanlar; Van'ı hatırlattığımızda bir damla gözyaşı dökecek vicdanı ve merhameti göster(e)miyorlardı!
 
Ya aşk?
 
Neydi aşk; karşılıksız, çıkarsız ve menfaatsiz bir gönül bağı kurmak değil miydi; bu mükemmel kuramın esamesi dahi okunmuyordu!
 
Oysa Kaf dağında, Anka kuşunun yuva yaptığı doruklarda, epeyce bir vakit evvel; çekik gözlü sarı tenli Türkler ile kavruk tenli kara kaşlı Kürtler pek de güzel geçinirdiler!
 
Türk'ün elinden Kur'an-ı aldılar; Kürd'ün Kur'an taşıyanını da âleme ibretlik olsun diye düzine düzine astılar. Sonra ne mi oldu; Ümmet halkasında birleşen Türk ile Kürd ''Orhun Abidelerinde'' buluşturulmak zorunda kaldılar!
 
Ahaliye her gece ayrı bir masal anlatıldı; ta ki bin birinci geceye kadar;
 
O gece; filler yola çıktılar, kertenkeleler köyleri bastı, yılanlar çocukları soktu, güneş çıkmaz geceler bitmez oldu; efsanevi Komutan kılıcını kuşandı, atını hazırlattı; Komutandan korkanlar bir meydanda toplandılar ve biat ettiler ''Biz Türküz'' dediler...
 
Masal masal bitmesin
Zalimler hükmetmesin
 
(Hürseda Haber)